|
İZMİR EVDEN
EVE NAKLİYAT REHBERİMİZİN AMACI;
Siz değerleri
ziyaretçilerimize evden eve nakliyat hizmetinizde sizlere seçim
imkanı yapabilmeniz için kaliteli ve güvenilir evden eve
nakliyat firmalarını sitemizde toplayarak size en iyi ve
kaliteli evden eve taşıma hizmetini sunmaktır. İzmir evden eve
nakliyat.net isimli web sitemiz size en güvenilir firmaları
araştırarak yetki belgeli K-3 belgeli kaliteye önem veren seçkin
firmaları bünyesinde size sunmaktan ve ihtiyacınızda çözüm
ortağınız olmaktan gurur duyar, sizlerden de öneri ve
şikayetlerinizi ihmal etmemenizi rica ederiz. Sitemizden
ulaşacağınız firma ya İzmir evden eve nakliyat rehberinden
ulaştığınızı kesinlikle belirtiniz ve firma ile taşıma anında
bir sorun yaşandığında lütfen tarafımıza mail veya telefon
numaralarımızdan direk ulaşıp bildiriniz. Yeniliklere açık olan
yazılımcı personelimiz sitemizi sürekli değişimli ve güncel
tutarak sürekli geliştirecek siz ziyaretçilerimize sadece taşıma
amaçlı değil web sitemize girdiğinizde faydalı bilgiler ve
eğlendirici özelliklerle de hizmet vereceğiz. İzmir evden eve
nakliyat ailesi olarak saygılarımızı sunar desteklerinizi
bekleriz.
KALİTELİ HİZMET İÇİN GÜVENLİ BİR EVDEN EVE NAKLİYAT FİRMASI
NASIL SEÇİLİR !
Lütfen bu 7 basamağı dikkate alınız
evinizi taşıtırken öncelikle fikrinize uyuşan adı duyulmuş
müşteriye odaklı kaliteli ve güvenilir bir firma bulmanız artık
çok kolay.
BUNLAR;
1- Firma adı duyulmuş olacak
2- Referansları iyi olacak
3- Firma web sitesi olacak
4- Firma ila irtibata geçince profesyonel karşilama olacak
5- Firma şikayeti olmayacak
6- Firma araçları reklamlı logolu olacak
7- Firma geniş kapsamlı sigorta yapacak
izmir evden eveEV EŞYALARINIZ TAŞINIRKEN
Evden eve nakliyat eşyalarınızın çokluğuna göre taşıyabilecek büyüklükte
araç,
eşyalarınızın hassasiyetine göre ambalaj malzemesi, eşyalarınızın
yoğunluğuna göre
kaç elemanın geleceği asansörlü sistemin nasıl kurulacağı, nereye
kurulacağı ve
eşyanızın sigorta değeri gibi çalışmaları tespit edici izmir evden eve
nakliyat
tarafından planlama ve üzretsiz ekstpertiz yapılır.
Eşyanın taşınacağı yeni yerinizi ziyaret edip sonradan olabilecek
riskleri en asgariye indirir.
Taşıma experi taşınmanızın her aşamasında ekibini yönlendirmek ve
değerli eşyalarınızı
evden eve taşırken gerekli her türlü önlemi almak ile sorumludur.
Taşınma gününde Taşınma experi, bu önemli günde sizi yalnız bırakmayacak
ve taşıma annında
devamında taşınmayı Taşınma Ekibi ile sizi tanıştırır. Bu aşamalardan
sonra taşıma başlar.
Evinizde bulunan tüm eşyalarınız profesyonel ekipler tarafından çeşitli
boy ve ebatlardaki
koli ve paketleme malzemeleriyle muhafaza edilerek taşınmaya hazır hale
getirilir.
İzmir ' in Tarihi
Bölüm 1
Kent Tarihi Ve Kentlilik
XX. yüzyılın başladığı sıralarda dünya nüfusunun
sadece onda biri kentlerde yaşamaktaydı. Aynı
yüzyıl biterken durum çok değişmiş, yer
yüzündeki her üç kişiden birisi hayatını
kentlerde sürdürmeye başlamıştı. Günümüzdeki
beklenti ve geleceğe yönelik olarak yapılan
çıkarımlar ise, önümüzdeki bir-kaç on yıl içinde
her iki kişiden birisinin kentlere yerleşmiş
olacağına işaret etmektedir. Ülkemizdeki durum
da, dünyadaki eğilimle benzerlik gösteren bir
çizgide evrilmektedir. Geride kalan son yüzyıl
içindeki bu değişim, özellikle eski dünyanın
binlerce yıllık geçmişleriyle, insanlık ve
uygarlığın belgesel kanıtları olan tarihsel
kentlerini, acil çözüm bekleyen sorunlarla karşı
karşıya bıraktı. Bu kentlerin tarihsel
dokularıyla, yeni ihtiyaçların dayattığı
yapılaşma ve kentleşme biçimleri arasında
çatışmalı bir durum yaşanmaya başladı. Değişen
zaman ve koşulların doğurduğu ihtiyaçların
baskısı, tarihsel kent dokularını geri dönüşüm
imkanı bırakmadan yok olma tehlikesiyle baş-başa
bıraktı. Geçmişten gelen uygarlık birikiminin
taşıyıcısı olan kentsel doku ile yeni yapılaşma
arasında ahenkli çözümler bulmak, ivedi bir
ihtiyaç haline geldi. Bu ihtiyaç, kentler ve
kentleşme hakkında düşünmeyi, ortaya çıkan
sorunlara çözümler üretmeyi ve bunları
uygulayacak kurumları çeşitlendirmeyi zorunlu
hale getirdi. Hızlı kentleşmenin yarattığı ve
sorunlara çözüm aranırken, kentlerin tarihi
üzerine yapılan çalışmaların da yoğunlaştığı
görüldü. Çünkü kentlerin tarihsel serüvenlerini
araştırmak, tarihsel deneyimleri öğrenerek
kentlerin bugünü üzerine düşünmek anlamına
gelmektedir. Bu çalışmalar kentlerin ortaya
çıkışları, yerleşme tipi olarak özelliklerinin
neler olduğu, nasıl yönetildikleri, planlamanın
evrimi ve konut tipleri gibi konularda geçmişte
oluşan deneyimleri, yeni kuşaklara aktarmaya
başladı. Çok geçmeden kent tarihlerini
araştırmanın, günümüzdeki kuşaklar için işlevsel
olduğu fark edildi ve bu araştırmalar
yaygınlaştı.
Araştırmalar gösterdi ki, kentler tarihin her
döneminde var olan bir yerleşme tipi değildi.
Kentlerin ortaya çıkışları, insanların tarımsal
üretime ve yerleşik hayata geçişleriyle
bağlantılı bir değişim olarak görünmektedir.
Tarımsal üretim yaparak beslenen ve geçimlerini
bu yolla sağlayan insanların, tarım alanları
yakınlarında kurdukları köylerde yerleşik hayata
geçtikleri biliniyor. Yerleşik hayatın bu ilk
evreleri ile kentlerin kuruluşu ve ortaya
çıkışları arasında doğrudan bir ilişki vardır.
Tarihsel olarak insanların tarımsal üretim
yapmaya başladıkları dönem, kentlerin ortaya
çıkışlarını hazırlayan en önemli gelişmeydi.
İnsanlık tarihinde bu gelişmenin görüldüğü ve
kabaca İÖ. 8000-4000 yılları arasına tarihlenen
süreç, Neolitik Çağ olarak adlandırılmaktadır.
Hatta bu süreçte bazı yerleşmelerin köy
sayılamayacak kadar büyüdüğü de bilinmektedir ve
bu yerleşmelerin köy mü, yoksa kent mi
sayılmaları gerektiği, bilim adamları tarafından
hala tartışılmaktadır. Bu tartışmaya konu edilen
neolitik yerleşmelerden birisi de Anadolu’da
bulunmaktadır. Burası Konya iline bağlı Çumra
ilçesi sınırları içinde yer alan Çatalhöyük’tür.
Çatalhöyük.
İÖ.6500 yılından başlayan bir yerleşim alanı
olarak, dünyadaki en eski yerleşmelerin ön
sıralarında bulunmaktadır. Üstelik yapılan
hesaplara göre, neolitik çağın en kalabalık
yerleşmesi olduğu da ileri sürülmektedir.
İnsanlık tarihi açısından çok önemli bir miras
olan Çatalhöyük dışında, Can Hasan, Hacılar gibi
neolitik yerleşmeler, Anadolu yarımadasını,
yerleşme ve uygarlık tarihi açısından son derece
ayrıcalıklı kılmaktadır.
Belirtilen yerler ve benzerlerinin kent sayılıp
sayılamayacağı tartışmaları, konumuz açısından
önemlidir. Çünkü bir yerleşmenin kent sayılması
için, sadece nüfusun çokluğu ve yerleşmenin
alansal büyüklüğünün belirleyici olamayacağı, bu
tartışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Yani
kent tarihi üzerine çalışmak ve düşünmek, kenti
tanıma açısından yararlı olmuştur. Yapılan
çalışmalarda, tarım üretimi ve yerleşik hayata
geçişten sonraki dönemde, yerleşmelerdeki
ilişkilerin farklılaşmaya başladığı tespit
edilmiştir. İÖ. 4000 yıllarında başlayan
süreçten sonra, yerleşmelerin bazılarında
görülen söz konusu farklılıkların, kent ve köy
ayrımında belirleyici olacağı anlaşılacaktır.
Bazı yerleşimlerde sadece tarımsal üretim
karakteri hakim olurken, bazılarında maden
işleyen ve çeşitli metal aletler üreten
zenaatkarlar ortaya çıkmıştır. Tarım dışı
işlerle uğraşan zenaatkarlara, tarım ürünleriyle
imal edilen bu aletleri alıp satan veya
zenaatkarlara işleyecekleri ham maddeleri temin
eden insanlar, yani tüccarlar katılmıştır. Aynı
şekilde askerler ve din adamları da, çok
geçmeden toplum içindeki yerlerini almışlardır.
Tüccarlar alış verişleri sırasında hesap yapmak
zorunda olduklarından, yazı ve aritmetik ortaya
çıkmıştır. Bu toplumsal değişim, kısa süre
içinde yerleşme mekanına da yansımıştır. Ticari
mekanlar, pazar yerleri, atölyeler, malların
biriktirildiği depolar ve tapınaklar gibi
yapıların bulunduğu yerleşmeler görülmeye
başlamıştır. Sadece tarımsal üretim yapılan
yerlerden mekansal olarak farklılıklaşan bu
yerleşmeler, kentlerin erken tipleri olarak
nitelenmektedir. Sayılan bu özelliklere
yerleşiklerin hepsini ilgilendiren kararları
almak ve uygulamak için yönetsel bir üst yapı
oluşması da eklendiğinde, köylere göre tamamen
farklı bir yerleşim tipi ortaya çıkmış oldu. Bu
özellikleri tekrarlayarak belirtecek olursak, şu
başlıklar öne çıkmaktadır: Tarım dışı faaliyet
yapılan bir yer olması, zenaatkarların varlığı
yani üretimde uzmanlaşma, ticaret ve ticari
mekanların bulunması, dışarıdan gelecek
tehlikelere karşı önlem alınması yani güvenliğin
sağlanması, yönetsel örgütlenmeye sahip
olması... Belirtilen özellikler köylere göre
farklılık kazanmış yerleşmelerin, yani kentlerin
niteliklerini çerçevelemektedir. Bu nitelik ve
özellikler toplumsal ilişkiler ve yerleşme
mekanında da izlenebilmektedir.
Buraya kadar anlatılanlar, kentlerin uzun
süreçler boyunca şekli değişse bile, özü
itibarıyla devam eden özellikleridir. Bu
özelliklerinden ötürü kenti tanımlamak mümkün
hale gelmektedir: Kent, insanların birbirleriyle
buluştukları, malların el değiştirdiği, kurumsal
hizmet sunulan bir ilişkiler ve kararlar
merkezidir. Kentte farklı faaliyet türleri bir
araya gelmekte, her bir unsurunun birbirine sıkı
sıkıya bağlı olduğu dışa açık bir sistem vücut
bulmaktadır. Bu bakımdan kent kendine özgü
yanları bulunan ve belli bir mekanda yoğunlaşmış
bir yerleşim sistemi olup, karmaşık toplum
yapısının birey veya aile düzeyinde
çözülemeyecek sorunlarının üstesinden gelmeye
olanak sağlamaktadır. Yerine getirdiği
işlevlerin sayısı ve karmaşıklığı kenti köyden
farklı kılmaktadır.
Bu tanım, yaklaşık olarak endüstri çağına ve
sonrasındaki gelişmelere kadar geçerliliğini
korudu. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında
Avrupa’da ortaya çıkan endüstri devrimine kadar
kentlerin ticaret, zenaat ve idari alanlardaki
belirleyici özelliklerine, sanayii üretimine
bağlı ilişkilerin ve yapılanmaların
eklemlendiğini görüyoruz. Bu dönemden sonra
fabrika üretimi ve ona bağlı toplumsal
dönüşümler, kent ve kentli kavramının
değişmesine neden olacaktır. Bu değişimle
birlikte kentlerin yönetimleri de dönüşecek,
kentler endüstriyel üretim nedeniyle dışarıdan
hızlı ve yoğun göç alan yerler haline
gelecektir. Belirtilen süreç, özellikle tarihsel
kentlerin fiziksel yapılarını tanınmayacak
ölçüde farklılaştırırken, kentli profilini de
değiştirecektir.
İçinde yaşadığımız kent de, yukarıda belirtilen
tarihsel gelişim çizgisini taşımaktadır. İÖ.
3000 yıllarına kadar inen tarihi ile İzmir,
bilinmeye ve tanınmaya değer bir kenttir. Bir
yerleşme olarak ortaya çıktığı zamandan, İÖ.
800’lü yıllara gelindiğinde İzmir, kent
kriterleri taşıyan bir yerleşme olarak bugünkü
Bayraklı’da, adını verdiği körfezin karaya
ulaştığı noktada kendini göstermeye başlamıştı.
İlkçağ Ege dünyasının en erken ızgara planlı,
yani sokakların bir-birini dik kestiği, düzgün
geometrik planlı kentlerinden birisi olarak
tanınmıştı.
Eski İzmir tapınakları, deniz ticaretine
elverişli ortam hazırlayan limanı, savunma
tesisleri ve yönetsel özellikleriyle bir kent
devletiydi. Saldırılara maruz kaldı, kentsel
özelliklerini yitirdi tekrar köy haline geldi,
ancak yeniden canlanmayı başardı.
Bu kez eski yerinden farklı ama uzak olmayan bir
yerde, Kadife kale’nin bulunduğu tepenin
yamaçlarında tekrar kuruldu. Çeşitli
uygarlıkları tanıdı, Roma dünyasının seçkin
kentlerinden birisi olarak anıldı. Bizans
İmparatorluğu’nun dinsel merkezlerinden birisi
ve onun başkenti seviyesinde kabul edilen
ayrıcalıklarla donatıldı. Nihayet Türk
Beylikleri döneminden sonra, dönemin dünya
devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kıyı kenti
haline geldi. Küçük bir kasaba iken dönemin
koşulları ve bulunduğu yerin sağladığı olanaklar
sonucu, Akdeniz dünyasının en önemli liman
kentleri arasına katıldı. XVII. yüzyıl
başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun
dünyaya açılan kapısı olma özelliğini kazandı.
Sadece ticari yapıları ve hanlarının yayıldığı
bölge bile, sıradan bir kentin tamamına denk
gelecek genişlikteki bir alanı kaplıyordu.
Kentte kendi mahallerinde yaşayan ve Osmanlı
Devleti’nin verdiği ayrıcalıklardan yararlanarak
ticaret yapan İngiliz, Fransız, Venedik,
Hollanda vb. ülkelerin tüccar kolonileri yer
alıyordu. Körfeze gelen giden ve mal indirip
yükleyen gemilerin görüntüsü hakim oluyordu.
Salgın hastalıkların, depremlerin, yangınların
ve ticaretin bağlamında bir kent olarak, önemini
korumayı başaran İzmir’in tarihini, acaba
İzmirlilerin kaç tanesi bilmektedir? İnsanların
yaşadığı yerin nasıl bir kent olduğunu bilmesi,
kentte yaşamanın farkı ve gereğini anlamasına
yardımcı olamaz mı? İzmir’i bilen İzmirliler,
bilmeyen İzmirlilerden daha çok İzmirli
olacaklardır.
Çünkü, kentlerin değişimi devam etmektedir.
Uygar insanlar kentlerini planlamaya, geçmişten
getirdiği mirası korumaya ve yeni ihtiyaçların
giderilmesi sürecinde, kentlerinin geçmişle
uyumlu bir şekilde dönüşmesine çalışmaktadırlar.
Ülkemizin kendine özgü koşulları nedeniyle,
Türkiye’deki kentler de hızlı bir değişim
yaşamaktadır. Bu değişimin binlerce yıllık
geçmişe saygılı bir içeriğe sahip olabilmesi
için, yeni nesillerin yaşadıkları kentin
geçmişini bilmeleri yarar sağlayabilecektir.
Üstelik kent bilincine sahip olan, yaşadıkları
kente güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlı
kentliler, o kentin geleceği için teminat
demektir. Bu teminatı yaratabilmek de, ancak
geçmiş bilgisi ve hatırlamakla mümkün olabilir.
Bu tespit, tahmin olunacağı üzere İzmir için de
geçerlidir.
İzmir 1950’li yıllardan beri, Türkiye’deki
diğer kentler gibi hızlı bir göç almaktadır.
Kentli profilinin değişmesine neden olan bu göç
hareketi, kent sakinlerinin kentle ilişkisinin
kopmasına neden olmuştur. Bir bakıma insanların
yaşadığı mekana yabancılaşması ve kendisini
içinde bulunduğu ortama ait hissetmemesi
anlamına gelen bu durum, her kent için olduğu
gibi İzmir açısından da talihsizliktir. Çünkü
hemen-hemen her kuşağın ürettiği kültürel
birikimin bir sonraki kuşağa aktarılamaması,
önlenemez bir sonuç olarak yaşanmaktadır. Bu
durumun hafıza kaybı demek olduğu açık değil
midir? Üstelik kırdan kente göç olgusunun büyük
bir hızla değiştirdiği kentli nüfus kompozisyonu
da dikkate alınırsa, İzmir’in tarihsel birikim
ve kimliğinin tamamen yok olacağını söylemek
abartı olmayacaktır. Bütün bu tespitlerin
ilettiği sorunlar bağlamının çözümü veya
değişimin sorunlar yaratmadan, kentin doğasına
ve kimliğine uygun akışının sağlanabilmesi için,
İzmir’de yaşayanların yaşadıkları kente aidiyet
bağının güçlendirilmesi gereklidir. Aidiyet
bağının güçlü olması, insanın yaşadığı mekanı
benimsemesiyle ilgilidir. Gündelik yaşamının
geçtiği çevreyi benimseyen ve onunla özdeşleşen
kentliler, içinde bulundukları ortamı tanımanın
verdiği bir güven duygusu geliştirirler. Güven
duygusunun önemi, geçici bir zaman için bile
olsa, başka bir kente gidildiğinde daha somut
olarak hissedilir. İnsanların tanımadıkları bir
çevre veya kentte kendilerini yabancı görmeleri
ve bir süre sonra huzursuzluk duymalarının
sebebi; alışkın oldukları mekandan ve
kendilerini ait hissettikleri bağlamdan kopuk
olarak algılamalarıdır. Aynı durum, yıllardır
okuduğu okuldan ayrılıp, başka bir okula giden
öğrencilerin yaşayabileceği bir olaydır. Çünkü
arkadaşlarından, öğretmenlerinden ve
çevresinden, yani ait olduğu ortamdan kopma söz
konusudur. Kentle kurulan aidiyet ilişkisi kent
ve kentlilerin uyumunu da ifade etmektedir.
İnsanın bu uyumu kendi eliyle bozması, yukarıda
söz ettiğimiz yabancılaşmayı ortaya
çıkartmaktadır.
Kentli kimliği kazandırma yollarının başında
hiç şüphesiz, insanların İzmir’i benimsemesini
ve kendini kente ait hissetmesini sağlamak
gelmektedir. Kendisini bir yere ait olarak
duyumsamak, ancak o yeri kültürel özellikleri ve
geçmişiyle tanımakla mümkün olabilir. Yetiştiği
kentin yerel ve toplumsal tarihini bilen bir
birey açısından, içinde yaşadığı mekan çok
farklı anlamlar taşıyacaktır; yaşadığı, eğitim
gördüğü ve geçimini sağladığı kent, onun için
daha anlamlı görünecektir. Böylesi bir bakış
açısı kazanan bireyler, içinde yaşadıkları şehri
daha kolaylıkla benimseyecekler ve kendilerini o
kentin bir hemşehrîsi olarak hissedeceklerdir.
Kentin tarihsel mirasına sahip çıkacak, çevre
sorunlarına karşı hassas olabilecek bireyler,
İzmir’in geleceğe aktarılmasında son derece
yararlı olacaklardır.
İzmir’in tarihsel ve kültürel yapısıyla uyum
sağlanamadığı taktirde, İzmirli olabilmek de
mümkün olamayacağına göre, kentli kimliği ve
kentli bilinci yaratmak için çalışmak ivedi bir
ihtiyaç haline geliyor. Kentli bilinci
oluşturmayla hatırlama ve geçmiş bilgisi
arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. İzmir’in
yaşadığı tarihsel serüveni canlı tutacak,
tarihsel yapıları ve mekanları tanıdık hale
getirecek, tarih içinde İzmir’deki yaşamın
değişim dinamiklerini ortaya koyacak çalışmalar,
geçmişle bugünün bağdaşmasını hazırlayacaktır.
Dolayısıyla değişimin doğal ve sindirilebilir
bir seyir izlemesi mümkün olacağından, İzmir’i
bağlamından koparan ve geçmişine yabancılaştıran
bir dönüşümün tahripkar etkisinden
koruyabilmenin ön koşulu sağlanabilecektir.
Tahmin edileceği üzere söz konusu ön koşul
yaşadığı kenti tanıyan, bilinçli ve aidiyet bağı
güçlü İzmirliler olması anlamına gelmektedir.
Bölüm 2
İlk Çağlarda İzmir
Smyrna/İzmir İsminin Anlamı:
İzmir’in bir yerleşim alanı olarak ortaya
çıktığı dönemlerden başlayarak, farklı isimlerle
anılmış olduğuna dair ileri sürülen görüşler
bulunmaktadır. Ancak kısa sürelerle de olsa,
kullanıldığı sanılan bu isimlerin hiç birisi,
Smyrna adı gibi sürekli ve kalıcı olamamıştır.
Zaten bugün İzmir olarak kullandığımız isim de,
Smyrna kelimesinin dönüşmüş biçimidir. Smyrna
kelimesinin daha erken biçimlerinin Samorna veya
Smurna olduğu da iddia edilmektedir. Ancak kesin
olarak izlenebilen gelişim, Smyrna biçimiyle
ilgilidir. Smyrna ismi, kentin uzun tarihi
boyunca varlığını sürdürmüş ve Türkler
tarafından fethedildikten sonra İzmir şeklinde
söylenmeye başlanmıştır. Smyrna kelimesinin
başına, Türkçe söylenişi sırasında İ sesi gelmiş
ve İsmir olarak telaffuz edilmeye başlanmış,
daha sonra da bugün kullanılan İzmir biçimine
dönüşmüştür.
Kentlerin isimlerinin anlamı, onların geçmişleri
hakkında bazı ip uçlarını barındırabilmektedir.
Bu ip uçları, kentlerin kuruluşları veya
geçirdikleri dönüşümlere ışık tutabileceği için
önemlidir. İzmir buna iyi bir örnektir. Çünkü
Smyrna ismi kentin kuruluş hikayesine dair izler
taşımakta; kelimenin İzmir şekline dönüşmesi
ise, kentin bir kültürel yapıdan başka bir
kültürel ortama geçmesini simgelemektedir.
İlk çağlarda kentlerin koruyucusu olduğu
düşünülen veya kentte yaşayanların karşılaştığı
sorunların çözümüne katkıda bulunduğu var
sayılan doğa üstü güçlere inanılırdı. Bu nedenle
doğa üstü güçleri temsil eden mekanların
yakınında kent kurmak, insanların genel
eğilimiydi. İşte kentimizin de Smyrna
kelimesiyle adlandırılmasında, kurulduğu yerin
yakınında böyle kutsal bir alanın bulunmasının
etkili olduğu sanılmaktadır. Bu kutsal alanın,
Halkapınar kaynağı ve bu kaynağın oluşturduğu
gölcük olduğu iddia edilmektedir. 19. yüzyılda
İzmir’e gelen Avrupalı seyyahların Diana
Hamamları adıyla bahsettikleri Halkapınar
kaynağı ve gölünün, ana tanrıça tapınma alanı
olduğu da sık tekrarlanan bir bilgidir.
Bundan dolayı Smyrna/İzmir adının Ana Tanrıça
Kaynağı/Gölcüğü veya en azından Ana
Tanrıça/Kutsal Ana anlamlarıyla ilgili olduğu
düşünülmektedir. Halkapınar kaynağı ve bu
kaynağın oluşturduğu gölcüğün çevresi, kentin
uzun tarihi boyunca bir ziyaret yeri olma
özelliğini sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu
döneminde de İzmir halkının bir mesire ve
eğlence yeri olarak tercih ettiği bir alandı.
Ünlü seyahatnamesi ile tanıdığımız Evliya
Çelebi’nin, XVII. yüzyıl ortalarında İzmir’i
ziyaret ettiği bilinmektedir. Evliya Çelebi,
İzmir’e girerken yolunun geçtiği Halkapınar’ı
canlı bir şekilde tasvir etmekte ve İzmir
halkını bu bölgede eğlenirken gördüğünü
belirtmektedir. Halkapınar kaynağı, Osmanlı
Devleti’nin son zamanlarında İzmir’in içme suyu
ihtiyacı için kullanılmaya başlamıştır. Bu
nedenle su kaynağı kesilen gölcük kurumuş ve
daha sonra da doldurulmuştur. Halkapınar
gölcüğünün yeri yaklaşık olarak bugünkü Atatürk
stadyumu ve çevresine denk düşmektedir. Kentin
ismini aldığı bu doğal ve tarihi mirasın bugüne
ulaşmaması, İzmir açısından talihsizlik
olmuştur.
Smyrna’nın İzmir şekline dönüşümü ise,
kentimizin kuruluş dönemlerinden başlayıp İon,
Roma ve Bizans devirlerinde sürdürdüğü kültürel
yapıdan, Osmanlı kültür ortamına geçişi temsil
etmektedir. İS. XI. yüzyılın son çeyreğinden
itibaren Türklerle tanışan İzmir ve çevresi, bu
tarihlerden sonra İS. XV. yüzyıla kadar
zaman-zaman Türk egemenliğinde kaldı. Bu süreç
içinde başlayan Smyrna’nın İzmir şekline
dönüşümü, 1426 yılında kesin olarak Osmanlı
egemenliğine geçmesiyle tamamlanacaktır.
İzmir’in Kuruluş
Yeri:
İzmir’in kuruluş tarihi ve yeri konusunda
tartışmalı bilgiler bulunmakla birlikte, kentin
başlangıcı hakkında bugün Bayraklı semtinde yer
alan ve Tepekule olarak tanınan ören yerinin,
eski İzmir’in kuruluş yeri olduğu bilinmektedir.
Bu ören yerinin aslında bir yarım ada olduğu
sanılmaktadır. Eski İzmir’in bulunduğu yarım ada
dar bir kıstakla ana karaya bağlıydı. Fakat
körfeze akan derelerin binlerce yılda taşıdığı
malzeme denizin dolmasına ve bugünkü hattına
çekilmesine neden olmuştur.
Burasının kuruluş yeri olarak seçimi, dönemin
kaygılarına yeterince cevap vermektedir. Çünkü
dışarıdan gelecek saldırılara karşı savunma
kolaylığı sağlamaktadır. Karadan gelecek
saldırılar sadece yarımadayı ana karaya bağlayan
kıstak üzerinden gerçekleşebileceğinden, dar bir
alanda kontrol etme şansını artırıyordu.
Denizden gelecek saldırılar ise, daha kente
ulaşmadan izlenebiliyor ve Smyrnalılara önlem
alma olanağı sağlıyordu.
Kuruluş yerinin tercihinde öne çıkan faktörlerin
başında güvenlik kadar ticari aktivite de
belirleyiciydi. Bir yarım ada üzerinde bulunuşu,
kente doğal bir liman imkanı sağladığından,
deniz ticaretine uygun ortam hazırlıyordu.
İzmir’in bu ilk kuruluş yerinin tercih
edilmesinde başka hangi nedenlerin etkili
olduğunu anlamak için, yakın çevresine bakmak
yararlı olabilir. Bayraklı’da eski İzmir’in
kuruluş yerine baktığımızda, hemen yakın
çevresinden denize dökülen küçük derelerin
varlığı dikkat çekiyor. Bu dereler, verimli
tarım arazilerini sulayarak denize ulaşıyordu.
Körfezin bitiş noktasından başlayarak, günümüzde
Belkahve geçidine kadar uzanan ovanın o dönemde
kimi yerleri, özellikle denize yakın kısımları
yarı bataklık olsa bile, yine de tarım yapmaya
elverişli alanların varlığı biliniyor. Bu geniş
ovanın, kentin beslenme ihtiyacını karşılama
açısından avantaj sağladığı kesindir.
Anlaşılacağı üzere kuruluş yeri, hem deniz
ticareti hem de tarımsal olanaklara sahip bir
noktada bulunuyordu. Ticaret ve zenaatla uğraşan
kentlilerin beslenme ihtiyaçlarının
karşılanmasında bu olanakların ne kadar önemli
olduğu açıktır. Dolayısıyla seçilen yer savunma,
güvenlik, iktisadi faaliyetler ve beslenme
imkanları bakımından önemli avantajlar
sağlamaktaydı.
Eski İzmir’in
Kuruluşu ve Kurucuları
Eski İzmir’in kuruluş tarihi ve kurucularının
kim olduğu hakkındaki bilgilerimiz iki
kategoride toplanabilir. Bu kategorilerden
birisinin, henüz kanıtlanamamış olan söylence
niteliğindeki bilgilerden oluştuğunu
belirtebiliriz. Bu söylencelerden birisi,
İzmir’in ilk kurucularının Amazonlar olduğuna
dairdir. Bir diğeri ise, kentin efsanevi Frigya
kralı Tantalos’un ismi etrafında gelişir. Hatta
Tantalos’a ait olduğu iddia edilen bir mezar da
bulunmaktadır.
Söylencelerin bir diğer versiyonundaysa, kentin
kurucularının Lelegler olduğu dile
getirilmektedir. Ancak söylence kaynaklı bu
bilgilerin hiç birisi, arkeolojik kazılar
yapılan Bayraklı yerleşim alanından elde edilen
verilerde kanıtlanma şansı bulamamıştır.
İzmir’in kuruluşu hakkında elde bulunan
bilgilerin ikinci kategorisini, tarihsel
kayıtlar ve arkeolojik verilerin oluşturduğunu
belirtmek gerekmektedir. Bayraklı’da yapılan
kazılarda elde edilen buluntular, İzmir’in
kuruluşunun İÖ. 3000 yıllarına kadar indiğini
göstermektedir. Ancak İzmir’in kuruluşuna
ilişkin tarihlendirmenin, kazıların ilerlemesi
ve daha erken yerleşim tabakalarına ulaşılması
durumunda, belirtilenden daha önceki yıllara
gidebileceği de düşünülmektedir.
Yapılan araştırmalar İzmir’in bir Aiol kenti
olduğunu göstermektedir. Bir dönem Hitit
İmparatorluğu’nun nüfuz alanı içine girse de,
Aiol kenti olma özelliğini Ionia’lıların kenti
ele geçirmelerine kadar sürdürdüğü
bilinmektedir. İzmir’in kurulduğu yarımada,
Aiolis ve Ionia bölgelerinin sınırında
bulunuyordu.
Bu konumu eski İzmir’in geleceğinin oluşumunda
önemli rol oynamıştır. Çünkü Ionia’lılar
sınırlarındaki bu Aiolis kentini, avantajlı
konumundan ötürü ele geçirme konusunda girişimde
bulunmakta gecikmemişlerdir. Bu dönemdeki
gelişmeler, Ion kentlerinin ticaret yoluyla
zenginleşmesi ve güçlenmesini beraberinde
getirmişti. Aralarında oluşturdukları birlikle
güçlü bir ticari ağ kuran on iki Ion kentinin,
Ege kıyılarındaki etkinlikleri artmıştı. İÖ. 800
dolaylarında gerçekleşen bu birlik, Ion
kentlerinin özgürlüğünü yok etmediği gibi, bir
birleriyle rekabetlerini de engellemiyordu.
Dolayısıyla canlı bir ticari ortam yaratılmış
oluyordu. Büyük ihtimalle avantajlı konumundan
dolayı, ticari faaliyetlerini İzmir körfezinin
son noktasına kadar yaymak isteyen Ionia’lılar,
sınırlarındaki bu Aiol kentini ele geçirdiler.
İzmir’i ele geçirenlerin on iki Ion kentinden
Kolophhon veya Efes olduğu sanılıyor.
Mitoloji daha çok Kolophon’luları öne çıkarıyor.
Buna göre İÖ. 700 yıllarında, Kolophon’da
politik çekişmeler nedeniyle halk ikiye
bölünmüştü. İkiye bölünen Kolophon’lulardan bir
bölümü, kentlerini terk etmek zorunda kalır ve
İzmir’e sığınır. Ancak daha sonra İzmir’in
yerlilerini kentten sürerek kenti ele
geçirirler. Kentlerini İon’lara kaptıran İzmir
halkı, anlaşmak zorunda kalırlar. Anlaşmaya göre
kentte kalan eşyalarını alabilecekler ve İzmir
işgalcilere bırakılacaktı. Herodotos’a göre bu
anlaşmaya uyuldu ve İzmir bundan sonra bir İon
kenti haline geldi. Söylencenin anlattığı,
İzmir’in bir Aiol kentinden, Ion kenti haline
gelişidir. Fakat esas sebep Ionia kentlerinin
aralarındaki birlik sayesinde güçlenmeleri ve
ticari açıdan önemli bir mevkide bulunan İzmir’i
etkinlikleri altına alma istekleri olmalıdır.
Deniz ötesi kolonileri aracılığıyla iyi işleyen
bir ticaret ağına sahip olan İon’ların İzmir’i
ele geçirmeleri, kentin tarihinde hızlı bir
dönüşüme neden oldu. Çünkü ticaret aracılığıyla
kısa sürede zenginleşti ve gelişti. İÖ. VII. ve
VI. yüzyıllarda Ion kentlerinin kurdukları
ticaret kolonileri aracılığıyla çok
zenginleştikleri biliniyor. Tahmin edileceği
üzere bu durum, İzmir’in yaşamına ve fiziksel
yapısına yansımakta gecikmemiştir. Kentin
zenginliği ve gelişkinliği komşu Lydia’lıları
harekete geçirdi ve İzmirlilerle savaşa
girdiler. İÖ. 610-600 sıralarında Lydia
orduları, kenti ele geçirmeyi başardı.
Lydia’lılar daha sonra kenti yıkıp tahrip
ettiler. Ancak İzmirliler kentlerini yeniden
kurmayı başardılar.
Eski İzmir’in çöküşü, Anadolu’da Pers
istilasının sonuçlarındandır. Pers İmparatoru,
orduları Anadolu’da ilerlerken, Lydia krallığına
karşı Ege’nin kıyı kentlerinin kendisini
desteklemesini istemişti. Bu isteğine uymayan
Ege’nin kıyı kentlerini cezalandırmak amacıyla,
Pers İmparatoru Lydia’nın başkenti Sardes’i ele
geçirdikten sonra, diğer kıyı kentleriyle
birlikte İzmir’e de saldırdı. Pers ordularının
saldırısı sonucu, İÖ. 545 yılında İzmir tahrip
edildi. Bu tahribattan sonra, Bayraklı’daki
yerleşim alanında bir daha kent düzeninde bir
yerleşim oluşamadı. Bundan sonra köy
büyüklüğünde ve örgütsüz bir yerleşim olarak
devam etti. Böylece İzmir kentinin ilk evresi
sona erdi. Ancak kentin hikayesi devam
edecektir.
İzmir’in bu ilk döneminden günümüze ulaşan
eserler ve kalıntıların neler olduğunu belirtmek
yararlı olabilir. Her şeyden önce yukarıda adı
geçen, fakat hakkındaki mitolojik kayıtları
anlamlı kılacak kanıtlar bulunamayan, kral
Tantalos’a ait olduğu söylenen bir anıt mezara
değinmeliyiz. XIX. yüzyılın başından beri
efsanevi kral Tantalos’a ait olduğu iddia edilen
bu mezar, yine Bayraklı sırtlarında
bulunmaktaydı.
Bu anıt mezarın Tantalos’un olup olmadığı belli
değilse de, İzmir tarihi için son derece önemli
olduğu kesindir. Yapılan incelemelere göre, İÖ.
VI. yüzyıla tarihlenen ve bir Pers valisi veya
yöneticisinin mezarı olma ihtimali yüksek olan
mezar, ne yazık ki tahrip edilmiştir. XIX.
yüzyıl başında mezarın iç yapısını anlamaya
çalışan seyyahların başlattığı tahribat süreci,
daha sonra da devam etmiştir. Bayraklı
sırtlarında yer alan diğer mezarlar gibi bu anıt
mezar da, gecekonduların arasında kaybolmuştur.
Mezarın taşları sökülmüş ve yapılan inşaatlarda
kullanılmıştır. Bugünkü kalıntısı, XIX. yüzyılda
keşfedildiği dönemdeki çizimlerinde resmedilen
görünümünden çok uzaktır.
İzmir’in bu ilk döneminden geriye kalan en
önemli miras, şehrin kendisidir. Bayraklı’da
bulunan ören yeri, yapılan kazılarla her geçen
gün biraz daha açığa çıkartılmaktadır. Bugüne
kadar yapılan çalışmalarda kentin ızgara planlı,
yani bir-birini dik kesen sokaklarla örülü bir
yapıda olduğu anlaşılmıştır. Kente ilişkin
önemli bulgular arasında iki tapınak, şehrin
surları, sivil mimari örnekleri, cadde, sokak ve
çeşmeler sayılabilir.
İzmir’in Yeniden
Kurulması
İzmir’in yeniden kurulması, Türkçe’de Büyük
İskender diye bilinen Makedonyalı Alexandros’a
bağlanır. Büyük İskender İran seferinin
başlarında, İÖ. 334 yılında Pers
İmparatorluğu’nun Anadolu’daki ordusunu
yendikten sonra, ordularıyla Efes üzerine
ilerlemişti. Bu harekat sırasında İzmir yöresine
geldiğinde, söylenceye göre şimdiki Kadife kale
civarında ilahi bir işaret almış ve kendisinden
orada yeni bir Smyrna kenti kurması istenmişti.
Kuracağı kente eski Smyrna’lıların soyundan
gelenleri toplayarak yerleştirmesi de
belirtilmişti. Bunun üzerine İskender,
komutanlarına kentin yeniden kurulması için emir
verdi.
Kurulan kentin yerinde daha öncesine ait bir
yerleşimin bulunduğu ve Kadifekale’nin yapıldığı
alan civarında bir kutsal alanın varlığı
hakkında, yine bazı rivayetler olduğu
bilinmektedir. Ancak kentin kuruluşunun
İskender’in önde gelen iki komutanı tarafından
gerçekleştirildiği kabul edilmektedir. Bilindiği
üzere Kadifekale bu dönemin bir hatırası olarak
kentin üzerinde bir taç gibi durmaktadır. Kadife
Kale aynı zamanda kentin iç kalesi konumundaydı.
Ancak elbette bu kale, günümüze ilk yapıldığı
dönemdeki özellikleriyle ulaşmamıştır. Kale
Roma, Bizans, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde
de kullanıldığı için bu dönemlerde geçirdiği
tamirlerin izlerini taşımaktadır. Fakat kentin
kuruluş hikayesinde yer alan bir unsur
olduğundan dolayı, İzmir için son derece önemli
bir anıt belgedir.
Bu ikinci kuruluş yerinde kent, Kadife Kale
yamaçlarından aşağıya, denize doğru uzanıyordu.
Kentin varlığı yine deniz ticaretiyle yakından
ilgiliydi. Çünkü kentin konumlandığı alan yüksek
bir tepe, yani Kadife Kale’nin bulunduğu yer ile
küçük bir koydan oluşan doğal bir liman arasında
bulunuyordu. Kent esas olarak bu doğal limanın
var ettiği bir yerleşim olacak ve geleceği bu
limanın canlılığına göre şekillenecektir.
Belirttiğimiz gibi, iç kale konumunda olan
Kadife Kale ile liman arasında da kentin dış
surları yer alıyordu. Kentin doğu surları Kadife
Kale’den aşağıya bugünkü Basmane’ye iniyor ve
oradan da denize paralel bir şekilde şimdiki
Hisar cami’nin bulunduğu yere uzanıyordu. Kentin
batısındaki surlar ise, yine Kadife kaleden
başlıyor ve şimdiki Bayram yeri civarına
uzanıyor, oradan da Hükümet konağı yakınlarından
denize ulaşıyordu. Bu surların doğu ve batı
yönünde bulunan her ikisinde de, kentin kapıları
yer almaktaydı.
İzmir İÖ. 3. yüzyıl başlarında Efeslilerin
tavsiyesi üzerine on üçüncü üye olarak Ion
kentleri arasındaki birliğe kabul edildi.
Hellenistik dönemdeki savaşlar sırasında “özgür
kent” statüsünü korumayı başardı. Ancak bu
savaşlar sonunda, Ionia kıyı kentleri Bergama
krallığının üstünlüğünü kabul etmek zorunda
kaldılar. Bergama krallığına bağlı bir kent
olarak İÖ. 133 yılına kadar yaşayan İzmir, bu
yılda ölen Bergama kralı III. Attalos’un
vasiyeti gereğince, krallık Roma
İmparatorluğu’na katılınca, diğer Ion
kentleriyle birlikte Roma topraklarının bir
parçası oldu.
Roma İmparatorluğu
Döneminde İzmir (İÖ. 133-İS.395)
İzmir, Roma İmparatorluğu döneminin ilk
yıllarında bir ayaklanmanın yarattığı karmaşadan
etkilenmiştir. Bu ayaklanma aslında Bergama
kralı III. Attalos’un vasiyeti gereğince,
krallığın Roma’ya geçmesine karşı başlayan bir
hareketti. Hareketin önderi ise, Attalos’tan
önceki Bergama kralının oğlu olduğunu iddia eden
Aristonikos isimli birisiydi. Aristonikos,
kuracağı krallığa “Güneş Ülkesi” adını
vereceğini ve Roma’ya karşı başlattığı
ayaklanmada kendisine yardım eden köleleri özgür
yurttaşları sayacağını vaat ediyordu.
Ayaklanmanın başlarında Aristonikos’un orduları
başarılar elde etmiş olsa da, sonunda Roma
orduları İÖ.130 yılında denetimi ele almayı
başardılar. Aristonikos ise İÖ. 129 yılında
Roma’da idam edildi. Bu olaylar sırasında İzmir
ayaklanmayı desteklemediği için, Roma İzmir’i
özgür kent statüsüyle ödüllendirdi.
Bu olaydan sonra İzmir’in Roma döneminde giderek
önem kazandığı ve ticaret kenti olma özelliğini
geliştirmeye başladığı görülüyor. Ancak kentin
bu gelişimi zaman-zaman kesintiye uğruyordu.
Kesintinin nedenlerinden birisi Romalı komutan
ve yöneticilerin arasındaki iç çekişmelerdir.
Bir diğeri de dış saldırılardır ki, İzmir bu
saldırılardan etkilenmiştir. İÖ. 88-85 yılları
arasında Pontos krallığı’nın Roma topraklarına
doğru yönelen ve İzmir’i de içine alan
saldırıları özellikle belirtilmelidir. Kent bu
dönemdeki savaşlar nedeniyle bir duraklama
geçirmiştir. Üstelik Pontos kralını desteklediği
için “özgür kent” statüsü de elinden alınmıştır.
Ancak bu ve benzeri olaylar nedeniyle kentin
gelişimi kesintiye uğrasa da, bunlar geçici
olmuştur denilebilir. Hatta kentin önem
kazanmasından dolayı, Anadolu’ya gelen Roma
imparatorları İzmir’e de uğramışlardır.
İmparator Hadrianus İS. 121-125 yıllarındaki
gezisinde İzmir’e de gelmiştir.
İzmir’in bu dönemde yaşadığı en önemli olay ise
İS. 178 deki depremdir. İzmir’de görülen en
şiddetli depremlerden biri olduğu kabul edilen
bu doğal afet, kenti yerle bir etmiştir. Kentin
uğradığı yıkım o denli büyüktür ki, yeniden
imarı için imparatorluk desteği gerekmişti. Bu
imar faaliyetinde imparator Marcus Aurelius’un
büyük katkısı oldu ve kent adeta yeniden
kuruldu.
Roma İmparatorluğu döneminde kentin pek çok eser
kazandığı bilinmektedir. Dönemin yazarları
İzmir’den hayranlıkla söz etmektedir. Cadde ve
sokaklar taş döşeme ile kaplanmış, kentin
görüntüsüne Roma mimarisi hakim olmuştur. Ancak
ne yazık ki, bu eserlerden büyük çoğunluğu
günümüze ulaşamamıştır. Fakat Roma dönemi
eserlerinden bazılarının kalıntıları, İzmir’in
geçmişten getirdiği izler olarak kentte
yaşamaktadır.
Günümüze ulaşamayan eserlerin başında, sadece
yeri belli olan ve tamamen ortadan kalkmış
bulunan Tiyatroyu sayabiliriz. Ayrıca tiyatro
gibi Kadifekale’nin alt taraflarında yer alan
Stadyum da bu eserlerden bir diğeridir. İç
limanın yakınlarında olduğu tahmin edilen
İzmir’in ticari agorası da günümüze ulaşamayan
yapılardandır.
Her türlü tahribata uğramasına ve bakımsızlığına
rağmen, büyük bölümü günümüze ulaşabilmiş olan
devlet agorası, Roma dönemi yapıları içinde en
dikkat çekici olandır. İS. 178 deki deprem
sonrasında tamir edilmiş şeklini yansıtan
agoranın bir bölümü de, kazı çalışması
yapılmadığı için toprak altındadır. Kazılarda
elde edilen Posedion ve Demeter heykelleri bugün
İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.
Heykellerin işlenişi ve sanatsal inceliği
agoranın ihtişamı hakkında fikir verecek
niteliktedir. Bugün önünde ve çevresinde yer
alan yüksek yapılar tarafından kapatılmış olan
agoranın varlığı, meraklılar dışında neredeyse
unutulmuştur. Bu önemli kentsel mirasın, hak
ettiği ilgiyi gördüğünü söyleyemeyiz.
Kentin bu döneminde yaptırıldığı bilinen
çeşmelerden ve yollardan günümüze ulaşan
olmamıştır. Kentin iki ana yolu olan altın yol
ile kutsal yol, bu kayıpların içinde öncelikle
belirtilmesi gerekenlerdir. Ancak imparatorluk
yoluna veya altın yola ait olduğu sanılan küçük
bir parça, bugün öğretmen evinin arkasındaki
Pazar yerinde İpek yolu restoranının önünde
izlenebilmektedir.
Bunlara ilaveten Buca-Şirinyer yolunun sağ
tarafında yer alan büyük su kemerleri de Roma
döneminden günümüze ulaşmış olan altyapı
eserlerindendir. Su kemerleri, hem mimari
tasarımları açısından hem de bir kentin su
ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılan
yatırımların göstergesi bakımından belgesel
özellik taşımaktadır.
Roma İmparatorluğu İS. 395 yılında ikiye
ayrıldı. Bu bölünmede Anadolu, dolayısıyla
İzmir, Doğu Roma toprakları içinde yer aldı.
İS.476 yılında Batı Roma’nın yıkılmasıyla
birlikte Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğu
bölgenin hakimi oldu. İzmir de, Bizans
İmparatorluğu’nun önemli bir kenti olarak
varlığını sürdürdü.
Bölüm III
Bizans devrinde İzmir ve Türk döneminin
başlangıç yılları;
Bizans İmparatorluğu dönemi İzmir’inin, canlı
bir kent olduğunu söylemek zor görünüyor. Bizans
döneminden günümüze dikkat çekici her hangi bir
kentsel unsurun ulaşamamış olması, bu düşünceyi
doğrular niteliktedir. Bizans İmparatorluğu’nun
son döneminden beri, İzmir’de kent alanını
tahrip eden yangınlar, depremler, savaşlar ve
insanların yeni ihtiyaçlar için kent dokusunu
değiştiren müdahalelerinin, bu dönem eserlerinin
yaşadığımız günlere ulaşmasını engellediği
düşünülebilir. Ancak bu açıklama çok geçerli
görünmemektedir. Bu sonucun oluşmasında etkili
olan bir neden, kente yeni yatırım
yapılmamasıdır. Zaman-zaman yapılan yatırımlar
ve inşa edilen eserler de, depremlerde tahrip
olmuştur. Bir diğer neden ise, Hıristiyanlığı
resmi din olarak benimseyen Bizans
İmparatorluğu’nun, çok tanrılı inanç
dönemlerinden kalan eserleri kendi dinleri
açısından aykırı bulmaları anlayışıdır.
Kendilerinden önce kentte yaratılmış olan
eserlerin malzemesi, inşa edilen dinsel yapılar
için kullanılmıştır. Aynı şekilde sökülen
eserlerin sütunları ve diğer mimari elamanları
başkent Konstantinopolis’e taşınarak saray ve
tapınak benzeri anıtsal binaların yapımında
kullanılmıştır. Roma döneminde yapılan
eserlerden Su Kemerleri, Agora ve Kadifekale’nin
sağlam kalması tesadüf değildir. Çünkü gerek su
kemerleri, gerek Agora ve gerekse Kadifekale,
Roma dönemindeki kullanım amaçlarına uygun
olarak, Bizans döneminde de kullanılmaya devam
edilmiştir. Ticari bir mekan yani Agora ve bir
savunma yapısı olan kale, Bizanslılar için de
işlevliydi. Kentin su ihtiyacını karşılayan
altyapının önemli parçası olan su kemerlerinin
yıkılması da düşünülemezdi. Fakat Roma ve öncesi
dönemlerde kullanılan kutsal alanlar ve
tapınaklar, Bizanslıların inançlarına karşıt bir
anlayışı yansıttığı için yıkılmaktan
kurtulamamışlardır.
Zaten İzmir’in bu dönemdeki gelişimi de, bu
çıkarımlara uygundur. Bizans İmparatorluğu’nun
erken dönemlerinden itibaren İzmir’in dinsel bir
merkez olarak öne çıktığı bilinmektedir.
Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılma sürecinde
ortaya çıkan yedi kiliseden birisi de İzmir’de
bulunmaktaydı. Roma İmparatorluğu’nun son
dönemlerinde, Hıristiyanlığı yaymaya çalışan
azizlerin faaliyetlerine de sahne olan İzmir ve
çevresi, bu dönemde bir çekişme dönemi geçirir.
Bu çekişmelerin kent üzerindeki etkisi, Bizans
İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı resmi din
olarak kabul etmesiyle azalmış ve daha dingin
bir döneme girilmiştir. Daha sonrasında İzmir’in
Bizans döneminde sahip olacağı karakterin
oluşması, yani bir dinsel merkeze dönüşmesi söz
konusudur. İzmir, Bizans döneminde dinsel merkez
olma özelliği nedeniyle başkent Konstantinopolis
düzeyine çıkarıldı. İmparator Leon İzmir’i
Konstantinopolis dışındaki kentlerin başkenti
olarak ilan etti. İzmir bu özelliklerinden
dolayı “kendi kendini yönetebilen kent”
unvanıyla anılıyordu. Anlaşılacağı üzere kentin
yapısı tamamen değişiyordu. Fakat hemen
belirtmek gerekir ki, İzmir yapısal değişimle
birlikte farklı bir kimliğe bürünse de, kent
yeni kimliğiyle önem kazandığı bir sürece
girmişti.
Kent idari ve dinsel merkez olma özelliği
kazanarak gelişkin bir düzeye ulaşmakla
birlikte, İS. VII. yüzyılın başlarından
itibaren, bazı dış saldırılara maruz kaldığı
için gelişimi kesintiye uğramaya başladı. 608
yılındaki Sasani’lerin saldırılarını, 637
yılından başlayarak bir süre devam edecek olan
Arap akınları izledi. Emevi Devleti’nin Bizans
İmparatorluğu’na karşı yürüttüğü akınlar, İzmir
ve çevresine de ulaştığı için, İzmir hem
güvenlik sorunlarıyla karşılaşmış hem de
ekonomik faaliyetler olumsuz etkilenmiştir.
Emevi ordularının Bizans’ın başkenti
Kostantinopolis üzerine yönelen saldırıları, Ege
kıyıları ile birlikte İzmir’i de etkisi altına
almıştır. Bunlardan 665 yılındaki Emevi
seferinde, İzmir Arapların eline geçti. 671-72
seferinde Emevi ordularının kışı İzmir’de
geçirdikleri bilinmektedir. Aynı şekilde 716
yılında İzmir ve çevresine yönelen bir akından
daha haberdarız. Emevi orduları bu sefer
sırasında Sardes ve Bergama’yı ele geçirdiler.
Bu sırada İzmir’i de kuşattılar ancak şehre
giremediler. Bu seferden sonra Arap ordularının
İzmir ve civarına yöneldiği görülmemektedir.
Dış saldırılar yanında iç sorunlar da, İS. VII.
yüzyıl boyunca İzmir’i olumsuz etkilemiştir.
VII. yüzyılın ilk çeyreğinin bittiği yıllarda
başlayan ve kısa sürede Bizans İmparatorluğu’nun
bütün bölgelerini etkisi altına alan, “kutsal
resim kırıcılığı” adıyla anılan hareket,
İzmir’de de yaşanmıştır. Kiliselerde bulunan
dinsel tasvirlerin kaldırılmasını isteyenlerle,
bu resimlerin ibadeti ve Hıristiyanların
inancını güçlendirdiğini savunanlar arasındaki
çekişme, çok şiddetli bir biçimde yıllarca devam
etti. Bizans toplumunu bir iç savaşa sürükleyen
bu akım giderek yaygınlaştı.Bir süre sonra
sadece kiliselerdeki tasvirlerin kırılması
bağlamından çıktı. Anadolu’nun Hıristiyanlık
öncesi döneminden kalan antik kentler,
heykeller, tapınaklar ve diğer mimari eserler,
üzerlerindeki tasvirler nedeniyle saldırıya
uğramaya başladı. İzmir’in de bu akımdan payına
düşeni aldığını ve yukarıda değindiğimiz gibi
kentin Roma ve öncesi dönemine ait eserlerinin
tahrip edildiğine kuşku yoktur. Büyük bir
tedirginlik ve terör ortamı yaratan bu çekişme,
maalesef kentin tahribatı yanında, kentin
ekonomik yaşamını da olumsuz etkiledi.
Tahmin olunacağı üzere bu dış ve iç sorunlar,
İzmir’in gelişimini engelledi. Ancak IX.
yüzyıldan itibaren İzmir’in canlanmaya başladığı
görülmektedir. Bu dönemden başlayarak, Bizans
topraklarına denizden gelen tehlike vb.
saldırılara karşı, İzmir Bizans donanmasının
üssü olarak kullanılmaya başlandı. Buna bağlı
olarak aynı dönemde İzmir, tersanesi ve gemi
yapımcılığı ile öne çıktı. Denizcilik
konusundaki bu gelişme, İzmir’in askeri açıdan
önem kazanması sonucunu hazırladı. İzmir’in
idari ve dinsel bir merkez olmasına ek olarak,
askeri açıdan da güçlenmesi, kentin kendini
toparlamasını sağladı.
Askeri, idari ve dinsel bir merkez olarak Bizans
İmparatorluğu’nun Ege kıyılarındaki en önemli
merkezi durumuna gelen İzmir’in, bu süreçte
ticari açıdan da canlanmaya başladığı
anlaşılmaktadır. Yaklaşık olarak X. yüzyıl
başlarında kurulan “Sisam Deniz Theması” nın
merkezi olarak İzmir seçilmişti. Thema Bizans
İmparatorluğu’nun taşra yönetiminde kullandığı
bir idari birimdir. Sisam Deniz Theması ticari
kaygılarla oluşturulmuş bir yapıydı. Dolayısıyla
bu idari birimin merkezinin İzmir olması, kentin
ticari bir özellik kazanmasına da neden
oluyordu. İzmir’in askeri, idari ve dinsel
açılardan taşıdığı özelliklere, ticaret merkezi
niteliğinin de katılması, kentin fiziksel
yapısına yansımakta gecikmedi. 969-976 yılları
arasında, kentin yerine getirdiği askeri, idari,
dinsel ve ticari hizmetleri daha iyi görebilmesi
için, İzmir’e dönemin imparatoru tarafından bir
çok yapı inşa ettirildi. Ancak bu yapılardan hiç
biri günümüze ulaşamadı. Bunun sebepleri
arasında insanların tahribatının etkisi olsa da,
doğal afetlerin payı olduğu da belirtilmelidir.
Nitekim 1025 yılında yaşanan ve kenti büyük
tahribata uğratan deprem, inşa edilen bu
yapıların da yıkılmasına neden olmuştu.
savaşa sürükleyen bu akım giderek
yaygınlaştı.Bir süre sonra sadece kiliselerdeki
tasvirlerin kırılması bağlamından çıktı.
Anadolu’nun Hıristiyanlık öncesi döneminden
kalan antik kentler, heykeller, tapınaklar ve
diğer mimari eserler, üzerlerindeki tasvirler
nedeniyle saldırıya uğramaya başladı. İzmir’in
de bu akımdan payına düşeni aldığını ve yukarıda
değindiğimiz gibi kentin Roma ve öncesi dönemine
ait eserlerinin tahrip edildiğine kuşku yoktur.
Büyük bir tedirginlik ve terör ortamı yaratan bu
çekişme, maalesef kentin tahribatı yanında,
kentin ekonomik yaşamını da olumsuz etkiledi.
Tahmin olunacağı üzere bu dış ve iç sorunlar,
İzmir’in gelişimini engelledi. Ancak IX.
yüzyıldan itibaren İzmir’in canlanmaya başladığı
görülmektedir. Bu dönemden başlayarak, Bizans
topraklarına denizden gelen tehlike vb.
saldırılara karşı, İzmir Bizans donanmasının
üssü olarak kullanılmaya başlandı. Buna bağlı
olarak aynı dönemde İzmir, tersanesi ve gemi
yapımcılığı ile öne çıktı. Denizcilik
konusundaki bu gelişme, İzmir’in askeri açıdan
önem kazanması sonucunu hazırladı. İzmir’in
idari ve dinsel bir merkez olmasına ek olarak,
askeri açıdan da güçlenmesi, kentin kendini
toparlamasını sağladı.
Askeri, idari ve dinsel bir merkez olarak Bizans
İmparatorluğu’nun Ege kıyılarındaki en önemli
merkezi durumuna gelen İzmir’in, bu süreçte
ticari açıdan da canlanmaya başladığı
anlaşılmaktadır. Yaklaşık olarak X. yüzyıl
başlarında kurulan “Sisam Deniz Theması” nın
merkezi olarak İzmir seçilmişti. Thema Bizans
İmparatorluğu’nun taşra yönetiminde kullandığı
bir idari birimdir. Sisam Deniz Theması ticari
kaygılarla oluşturulmuş bir yapıydı. Dolayısıyla
bu idari birimin merkezinin İzmir olması, kentin
ticari bir özellik kazanmasına da neden
oluyordu. İzmir’in askeri, idari ve dinsel
açılardan taşıdığı özelliklere, ticaret merkezi
niteliğinin de katılması, kentin fiziksel
yapısına yansımakta gecikmedi. 969-976 yılları
arasında, kentin yerine getirdiği askeri, idari,
dinsel ve ticari hizmetleri daha iyi görebilmesi
için, İzmir’e dönemin imparatoru tarafından bir
çok yapı inşa ettirildi. Ancak bu yapılardan hiç
biri günümüze ulaşamadı. Bunun sebepleri
arasında insanların tahribatının etkisi olsa da,
doğal afetlerin payı olduğu da belirtilmelidir.
Nitekim 1025 yılında yaşanan ve kenti büyük
tahribata uğratan deprem, inşa edilen bu
yapıların da yıkılmasına neden olmuştu.
İzmir, XI. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren tarihinde yaşadığı önemli dönüşüm
evrelerinden birisine daha girdi. Kentteki
Bizans egemenliği tartışmalı hale geldi. Bu
dönemde Bizans İmparatorluğu ile bölgeye ulaşan
Türkler arasında İzmir’in bir-kaç kez el
değiştirdiği biliniyor. Bu hakimiyet
mücadelesine haçlı seferlerinin de
eklemlendiğini düşünecek olursak, İzmir’in
çekişmeli bir dönem yaşadığı kendiliğinden
anlaşılır.
Aynı süreç içinde İzmir’in geleceğinde çok
önemli rol oynayan ve adeta varlık sebebi olan,
ticaret merkezi olma niteliğinin yavaş-yavaş
oluşmaya başladığı görülmektedir. Bu dönemde
Venedik ve Ceneviz tüccarları, sık-sık İzmir’e
uğramaya başlamışlardır. Yani bir taraftan İzmir
üzerinde hakimiyet çekişmeleri, diğer taraftan
da, İzmir’i ekonomik olarak var edecek bir
gelişmenin bir arada yaşandığı bir döneme
girilmektedir.
Bilindiği gibi 1071 yılında Bizans ordularının
Selçuklu ordusu karşısında aldığı yenilgi,
Anadolu tarihi açısından bir dönüm noktası
olmuştur. Asya içlerinden batıya yönelen büyük
nüfus kitleleri, askeri harekat ve savaşların
ardından, kendileri için yeni bir ülke olan
Anadolu’ya yerleşiyorlardı. Anadolu
yarımadasının nüfus yapısı ve yerleşme sistemi
hızlı bir şekilde değişiyordu. Nitekim 1071’den
kısa bir süre sonra 1076 yılında, İzmir
önlerinde Türk kuvvetleri görülmeye başlamıştı.
Hatta belirtilen yıl, İzmir kısa bir zaman
sürecek olan Türk egemenliğini de tanıyacaktı.
Selçuklu Türklerinin bu egemenlik dönemlerini,
1095 yılına kadar devam edecek olan Çaka Bey’in
hakimiyet yılları takip eder.
Çaka Bey kurduğu donanmayla, Ege Denizi’nin
dikkate değer güçlerinden biri olmayı da
başaracaktır. Bu dönemin İzmir tarihi açısından
anlamlı ve önemli olduğu açıkça bellidir. Çünkü,
İzmir bu süreçten başlayarak geçmişinden tamamen
farklı bir kültürün elinde yeniden
şekillenecektir. İzmir’deki ilk dönem Türk
egemenliği, yaklaşık yirmi yıl sürer. Çaka
Bey’in İzmir’deki hakimiyet döneminin bitişi,
Türklerin kendi aralarındaki bir iç çekişme
sonucunda olmuştur. Konya’daki Selçuklu sultanı
iktidarına ortak olabileceği endişesiyle, Çaka
Bey’i bir davette zehirleterek öldürür. Bu
olaydan sonra ilk haçlı seferini (1096) takip
eden günlerde, Bizans kuvvetleri kenti ele
geçirdiler. Türklerin kısa bir dönem
yönettikleri İzmir, yeniden bir Bizans kenti
haline geldi. 1317 yılına kadar da kentin bu
konumu değişmedi.
1096-1317 arasındaki yıllarda Bizans
İmparatorluğu da, büyük sorunlarla karşı-karşıya
kalmıştı. Bizans İmparatorluğu’nun yaşadığı
iktidar mücadelelerine bu dönemde, gerek
Balkanlar gerekse Anadolu’dan gelen dış akınlar
eklenmişti. Fakat Bizans’ın yaşadığı en önemli
sorun, hiç beklemediği bir yerden geldi.
Bizans’ın Anadolu’da yerleşen Türkler’e karşı
yardım talep ettiği batı Hıristiyan dünyası
düzenlediği haçlı seferleriyle bu isteğe cevap
vermişti. Fakat 1204 yılında gerçekleşen 4.
haçlı seferi, doğrudan doğruya Bizans’ın
başkentine yöneldi. Başkent Konstantinopolis
haçlılar tarafından ele geçirildi. Başkent yağma
ve talan edilip, harabeye çevrildi. Bizans
hanedanı ve halkı kentten sürüldü. Hanedanın bir
bölümü İznik, bir bölümü de Trabzon’a gitmek
zorunda kaldı. İzmir bu dönemde İznik Rum
İmparatorluğu (1204-1261) yönetiminde kaldı.
Ancak ilginç bir gelişmeyle, Bizans’ın yaşandığı
bu olumsuz koşulların görüldüğü dönemde İzmir,
uluslar arası bir ticaret merkezi haline geldi.
Fakat hemen belirtmek gerekir ki, bu gelişmede
Bizanslıların iradesinin payını abartmamak
gerekir. Bu durum daha çok Bizanslıların kabul
etmek zorunda kaldıkları bir sonuç olarak
tanımlanabilir. Doğudan gelen malların taşınması
ve Akdeniz ticaretini ellerinde tutan Ceneviz,
Venedik gibi kent devletleri, İzmir’in bu
ticaret için sağladığı avantajlı konumdan
yararlanmak istiyorlardı. Bu nedenle İznik’teki
Bizans hanedanıyla pazarlık içindeydiler.
Sonuçta bu pazarlıklar bir anlaşmaya dönüştü.
1261 yılında imzalanan Nif (Kemalpaşa)
anlaşması, Cenevizliler’e ticaret yapmak için
çeşitli avantajlar sağlıyordu. Antlaşma
gereğince Cenevizliler, İzmir'de yerleşme ve
ticaret yapma olanağına kavuşuyordu. Kendilerine
mahalle, kilise, fırın ve hamam kurma
ayrıcalıkları tanınmıştı. Cenevizliler liman
civarında sonradan Frenk mahallesi olacak
bölgeye yerleşmiş ve mahallerini kurmuşlardı.
Bir süre sonra, Venedikliler de aynı yolu
izleyerek, Ceneviz gibi bir anlaşma yapmayı
başardılar ve kendi mahallelerini kurdular. Bu
dönemde oluşan ticari geleneklerin, miras olarak
Osmanlı İzmir’ine kaldığına kuşku yoktur.
XIV. yüzyılda İzmir, her ne kadar Bizans
yönetiminde olmakla birlikte, Cenevizliler ve
Venedikliler kentte etkin bir durumdaydılar.
İzmir, 1317 yılında bir Türkmen Bey’i olan
Aydınoğlu Umur Bey’in denetimi altına girmişti.
Ancak, 1344’de Papa VI. Clement’in örgütlediği,
Venedik, Kıbrıs ve Rodos şövalyelerinin
katıldığı bir Haçlı seferinde Liman kalesi
Latinlerin eline geçmiş, Pagos Dağı’nın
zirvesindeki Kadifekale Türkler’in hakimiyetinde
kalmıştı. Böylece şehir, uzun bir süre devam
edecek olan yapısına kavuşmuş yani, yukarıda
Müslüman İzmir ve aşağıda Hıristiyan İzmir olmak
üzere ikiye bölünmüştü.
Osmanlı padişahi I. Bayezid, 1390’da Batı
Anadolu’daki önemli liman kentleri olan Foça,
Ayasuluğ (Efes), Balat, Urla, Çeşme, Seferihisar
ve Kuşadası’nı Osmanlı egemenliğine katmışsa da,
İzmir’i ele geçirememişti. İzmir, Anadolu’da
Hıristiyanlar’ın son uç beldesi olarak kalmıştı.
Batı Anadolu’nun ucundaki İzmir’e XV. yüzyılın
başında Timur bir sefer düzenleyerek, Rodos
şövalyelerinin hâkim olduğu Liman kaleyi ele
geçirmişti. Liman kaleyi yıktıran Timur, daha
sonra 1402’de Türkmen Aydınoğlu Beyliği’nin
canlandırılmasını sağlamış ve İzmir’i Umur
Bey’in torunu Aydınoğlu Cüneyt Bey’e vermişti.
Osmanlı Devleti ise, taht kavgalarından sonraki
dönemde, İzmir’i elde edebilmek için ciddi
kararlılık göstermekteydi. 1414’de kentin liman
bölgesini ele geçirmişlerse de, Aydın-oğlu
Cüneyt Bey, İzmir’deki egemenliğini sürdürmek
için Osmanlılar, Bizanslılar ve Cenevizlilerle
diplomatik ve siyasal bir mücadeleye girişmişti.
1426’da Osmanlılar, Aydınoğlu Beyliği’ne son
vererek, Batı Anadolu ve İzmir’i hakimiyetleri
altına almışlardı. Böylece, Osmanlı egemenliğine
dek süren İzmir’in yönetsel belirsizliği de sona
ermiş oluyordu.
Bölüm 4
Osmanlı Egemenliği
XV.-XIX. Yüzyıllar Arasında İzmir
İzmir’in Osmanlı Egemenliğine Girdiği Dönemdeki
Görüntüsü
Egemenlik mücadelesinin yaşandığı bu dönemde,
İzmir limanı ve art bölgesi harap durumdaydı.
Osmanlılar İzmir’i ve buraya zenginlik sağlayan
Ege bölgesini imar ederek, canlılığın yeniden
sağlanabileceği koşulları yarattı.
Osmanlı Devleti’nin İzmir ve Batı Anadolu’yu ele
geçirdikleri dönemde, Ege Denizindeki hakimiyeti
tam anlamıyla oluşmuş değildi. İzmir ve civarını
kontrol etse bile, deniz gücü dengeleri
geleneksel konumunu sürdürmekteydi. Bunun
anlamı, XV. yüzyılda Venedik’in Doğu Akdeniz ve
Ege Denizi’nde eskiden beri sahip olduğu
avantajlara sahip olduğudur. Osmanlılar, güçlü
bir donanmaya sahip olan Venedik ile rekabette
zorlanıyorlar ve kıyılarına yönelen saldırıları
engelleyici önlemler alamıyorlardı. İzmir
kaynaklı ticaretteki paylarını kaybetmek
istemeyen Venedik, deniz gücü üstünlüğüne
dayanarak bazı girişimlerde bulunmaktan da geri
durmuyordu. Anlaşılacağı üzere, İzmir’in
Osmanlılar tarafından ele geçirilmesiyle
sarsılan ticaret dengelerini, Venedik
donanmasının gücüne dayanarak yeniden kendi
lehine çevirmek istiyordu. Bu süreç, ticari ve
askeri bir rekabet dönemiydi. Venedikliler
1472’de İzmir üzerine yönelerek, askeri tehdit
yoluyla ticari avantajlarını sürdürmeyi
amaçlayan bir girişimde bulundular. Belirtilen
yıl bir Venedik filosu körfeze girerek limana
saldırdı, kenti yağmaladı ve yaktı.
Bunun üzerine Sultan II. Mehmet (Fatih), İzmir
limanının girişinde bulunan ve Timur’un İzmir’e
girdiği günlerde yıktırmasından dolayı, harabe
halinde bulunan Liman Kale’sini yeniden
yaptırdı. İç limanının hemen girişinde bulunan
kale, İzmir’e denizden gelebilecek saldırılara
karşı uzun yıllar en önemli savunma tesisi
olarak kaldı. Liman Kale’nin yeniden inşa
edilmesiyle, İzmir tekrar eski görünümüne
kavuştu.
Yani Pagos dağı üzerinde bulunan ve bir iç kale
görünümünde olan Kadife kale ile, kentin
limanında bulunan kale arasında, kent tekrar
bütünleşmiş oluyordu. Bu iki kale arasında da,
kentin hem doğu tarafında hem de batı tarafında
dış surlar uzanıyor, iç kale ile liman kaleyi
birleştiriyordu. Sivil yerleşim daha çok Kadife
kale yamaçlarında yoğunlaşıyor, aşağıda bugün
Kemeraltı yayının yer aldığı iç liman çevresinde
de ticari bölge bulunuyordu.
Bu dönemde, Anadolu kıyılarında ve iç bölgede
Osmanlı yönetiminin etkinliği artsa da, İzmir’in
yapısında dikkat çekici bir sıçrama oluşmadı.
İzmir, XV. yüzyıl boyunca ve XVI. yüzyılın büyük
bölümünde, küçük bir kıyı kasabası olarak
yaşamaya devam etti.
Bunun en önemli nedeni, İzmir’in ticari açıdan
yerel bir nitelik göstermesidir. İstanbul’un
1453 yılında fethedilmesi ve Osmanlı
İmparatorluğu’nun başkenti yapılmasından sonra,
hızlı bir büyüme ve imar süreci yaşadığı
bilinmektedir. Nüfusu kısa sürede yüz binleri
geçen İstanbul’un, XVI. yüzyıl ortalarında
250-500 bin arasında tahmin edilen bir büyüklüğe
ulaştığı da düşünülmektedir. Bu büyüklükte bir
nüfusun beslenme ihtiyacını karşılayabilmek ve
kesintisiz bir mal akışı sağlamak devlet
yönetiminin en önemli sorunlarından birisiydi.
İzmir’in ve Batı Anadolu’nun, Osmanlı
başkentinin ihtiyaçlarının temin edilmesinde
işlevli olduğu bir bölgesel liman olması da, bu
sürecin bir sonucudur. Kelimenin tam anlamıyla
miğde kent denilebilecek olan İstanbul, tüketim
kenti olup, tarımsal üretimin olmadığı bir
yerdi. Böylesi büyük bir tüketimin sağlanmasında
İzmir ve Batı Anadolu’nun payı çok büyüktü. XVI.
yüzyılın son çeyreğine kadar İzmir, sadece
İstanbul’a mal sevkiyatı yapılan bir iç limanın
ticari kapasitesine sahipti. Dolayısıyla ancak
bu ticarete bağlı bir büyüklüğe ulaşabilmişti.
Ayrıca İstanbul’un ihtiyacı için Osmanlı
Devleti, Batı Anadolu tarımını canlandırmak için
çalıştı. Bu nedenle İzmir ve Batı Anadolu
başkentin en büyük meyve ve sebze üreticisi
durumuna geldi. Yani tarım karakterli bir iç
ticaret bölgeye hakim oldu. İzmir de, XVI.
yüzyılın büyük bir bölümünde sadece tarım
ürünleri sevk eden küçük bir liman kasabası
olmaktan öteye gidememiştir. Uluslar arası
ticaretin olmaması nedeniyle liman ekonomik
açıdan gelişim sağlayamamıştı.
XVI. Yüzyılda İzmir’in Nüfus Yapısı ve Kentsel
Yerleşim:
XVI. yüzyıl başlarına kadar İzmir’in nüfus
dağılımında büyük bir değişim olmadı. Türkler
genellikle Kadifekale eteklerinde, gayri
müslimler ise, daha çok kıyı kesiminde
yoğunlaşmışlardı. Tüm Akdeniz havzasında XVI.
yüzyılda görülen nüfus artışı, İzmir’de de
yaşanmıştı. Nüfus artışının başladığı XVI.
yüzyılın ilk yıllarından itibaren Türkler,
tepedeki yerleşim alanlarından aşağıya
yönelerek, yukarı kale ile aşağı kale arasında
yerleşim kuşağı oluşturdular. Bu kuşakta;
Faikpaşa, Selatinzade Mescidi, Hanbey (Pazar) ve
Liman isimlerini taşıyan dört mahalle
bulunmaktaydı ki, bu mahalleler, gelişmeye
başlayan kentin merkezini oluşturuyordu.
Belirtilenler dışında Rum nüfusun oturduğu bir
mahalle daha bulunuyordu.
XVI. yüzyıl boyunca artan nüfusa bağlı olarak,
şehrin fiziksel yapısının büyüdüğü anlaşılıyor.
Çünkü, yüzyılın son çeyreğine girerken üç yeni
mahallenin daha kurulduğu görülmektedir. Bunlar
Ali çavuş, Yazıcı ve Şeyhler mahalleleridir.
Bu mahallelerde oturanların sayısı da,
belirtildiği üzere XVI. yüzyıl boyunca artış
göstermiştir. 1528 yılında İzmir şehri toplam
225 haneden oluşuyordu. Fakat belirtilen
hanelerin ellisi İzmir içinde yaşamıyor, şehrin
hemen dışındaki bir köyde oturuyorlardı.
Boynuzsekisi denilen bu yerleşme sadece idari
açıdan İzmir’e bağlı olup, kent mekanı içinde
yer almıyordu. 1575 yılında yapılan sayımlarda
ise, İzmir’deki hane sayısının 307’ye yükseldiği
görülmektedir.
Yaklaşık elli yıllık bir zaman diliminde izlenen
bu nüfus artışı, belirtildiği üzere üç yeni
mahallenin doğmasına zemin hazırlamıştı.
İzmir’in nüfusunun büyümesini sağlayan
unsurların başında doğal artış gelmekle
birlikte, yeni fethedilen Sakız adasından
İzmir’e ulaşan göçün de, nüfusu artıran etkenler
arasında sayılması gerekmektedir.
Nüfusun artışıyla birlikte, İzmir’in niteliği de
değişmeye başlamıştı. Adalardan gelenler tarımla
değil ticaretle uğraşıyor, buna bağlı olarak da,
İzmir yavaş-yavaş bir pazar kentine dönüşüyordu.
İzmir, köylü yaşamından ve tarımsal
karakterinden uzaklaşıyordu. XVI. yüzyılın son
çeyreğinden itibaren İzmir limanı, hem
İstanbul’a mal sevk edilen hem de dış satımın
söz konusu olduğu bir özellik gösteriyordu.
Ticarette Yaşanan Dönüşüm;
XVI. yüzyılın sonlarından itibaren, İzmir ve
Batı Anadolu’daki dönüşümün başlamasına zemin
hazırlayan üç önemli neden vardı. Bunlardan
birincisi, Kıbrıs ve Sakız adalarının kısa bir
zaman zarfında, arka-arkaya Osmanlı topraklarına
katılmasıdır. Bu adaların Osmanlı Devleti’nin
kontrolüne girmesi, Ege ve Akdeniz dünyasındaki
geleneksel ticaret dengelerini tamamen
değiştirdi. Çünkü bu adalardan Akdeniz
ticaretine etkin bir şekilde katılan Venedik,
artık Osmanlı Devleti’nin uygun gördüğü biçimde
faaliyet gösterecek bir konuma indirgeniyordu.
Osmanlı Devleti ise, Ege ve Akdeniz ticaretini
yönlendiren bir konuma kavuşuyordu.
İzmir’de ticari dönüşümün ikincisi, dünyadaki
değişimle ilgilidir. Doğu mallarının taşındığı
ve Halep kenti üzerinden Akdeniz’e ulaştığı
geleneksel ticaret yolu bu yıllarda önemini
kaybetmeye başlamıştır. Yolun önem kaybetmesinin
nedenlerinden birisi, uzun süren Osmanlı-İran
savaşları yüzünden oluşan güvensiz ortamdı.
Doğudan gelen mallar bu güvensiz yolu izlemek
yerine, kuzeye kaymış ve Erzurum üzerinden
Anadolu’yu geçerek İzmir limanına yönelmeye
başlamıştı. Halep yolunun önem kaybetmesinin bir
diğer nedeni ise, Uzak doğu mallarının coğrafi
keşiflerden sonra deniz taşımacılığıyla
nakledilmeye başlanmasıdır.
İzmir’i bir ticaret kenti haline getiren üçüncü
neden de, dünyadaki dönüşümlere bağlıdır.
Coğrafi keşifler sonrasında İngiltere, Fransa,
Hollanda gibi Avrupa devletlerinin ticari
aktörler olarak dünyanın her yerine uzanmaları
ve sömürge imparatorlukları kurmaları, İzmir’i
de etkileyen bir gelişme olacaktır. Belirtilen
devletlerin tüccarları, Osmanlı Devleti’nden
aldıkları ayrıcalıklarla yeni dönemin en faal
ticaret adamları olarak öne çıkacaklardır. Bu
tüccarlar İzmir’e de yerleşecekler ve ticari
faaliyetlerini sürdüreceklerdir.
Bu gelişmelerin İzmir’deki etkisi şaşırtıcı bir
hızla izlenmeye başladı. 1590’lı yıllara kadar
Sakız adası, Batı Anadolu’dan çıkan malların
sevk edildiği en önemli merkezdi. Osmanlılar,
Batı Anadolu üzerinden gelen sınırlı miktarda
transit ticaret mallarını Çeşme’ye
yönlendirirlerdi. Mallar Çeşme’den Sakız
adasına, oradan da Avrupa’ya gönderilirdi.
Sakız adası, Osmanlı egemenliğine girince,
tüccarlar Anadolu’dan gelen malları gemilerle
Çeşme’den alıp, Sakız limanına ulaştırıp ve
oradan Avrupa’ya giden açık deniz gemilerine
aktarmak gibi pahalı ve zor bir işlemden
vazgeçtiler. Bu yüzden 1590 - 1610 yılları
arasında Batılı tüccarlar, Batı Anadolu ürünleri
için transit liman olarak İzmir’i seçmeye
başladılar. Çok geçmeden tüccar devletlerin
konsolosluk binaları, İzmir’de boy göstermeye
başladı. 1620 yılına gelindiğinde İzmir limanı,
XVI. yüzyıldaki görüntüsünden tamamen farklı bir
görüntü sergiliyordu. Liman canlanmış, Batılı
tüccarlar ile limana mal getiren kervancılar bir
arada ilginç bir kompozisyon oluşturmaya
başlamıştı. İzmir’e gelen gemi sayısı artmaya
başlamış, liman çevresinde gemicilerin kaldığı
ve vakit geçirdiği mekanlar yükselmeye
başlamıştı.
İzmir’in ticaret merkezi olarak yükselişinin
ardında, Doğu Akdeniz ticaretinde egemen olan
Fransa ve Venedik ile rekabete girişen
İngilizlerin tutunma çabalarının da etkisi
bulunmaktadır. Ticaret yapan unsurların
çoğalması hem rekabeti artırıyor hem de talep
olunan ürünlerin çeşitlenmesine neden oluyordu.
Geleneksel ürün olan baharatın yanında yünlüler,
pamuklular ve kuru meyveler gibi mallar da yer
almaya başlamıştı. Tahmin edileceği üzere İzmir,
verimli iç bölgesinde üretilen bu malların dış
satım limanı konumuna gelmesi nedeniyle, bu
ürünleri arayan tüccarların yeni yerleşim yeri
özelliği kazanıyordu. XVII. yüzyılın
ortalarından itibaren Uzakdoğu ipeklerinin de
doğrudan İzmir’e gelmeye başlamasıyla birlikte,
İzmir gerek ekonomi, gerekse nüfus açısından
girdiği büyüme sürecini devam ettirecektir.
XVII. Yüzyılda
Kentsel Yerleşim ve Nüfus Yapısında Dönüşüm
İzmir, idari yönetim açısından, Osmanlı
Devleti’nin klasik yapısına uydurulmamış, bir
eyalet merkezi haline getirilmemiş, Padişah
hassı olarak ilan edilmişti. Kentte deniz
asayişini sağlamak için bir Kaptan Paşa
görevlendirilmiş, yargı işlerine bakmak ve idari
işleri görmek için bir kadı atanmış ve Padişah
adına vergileri toplamak için de bir Voyvoda
hizmet etmişti. Görülmekte ki, İzmir Osmanlı
merkezi yönetim yapısının dışında bırakılmış,
halk kendi işlerinin kendisi yürütmesi açısından
diğer Osmanlı kentlerine nazaran daha özgür
bırakılmıştı.
Ticaretteki gelişmeler, İzmir’in kentsel
yerleşim ve nüfus açısından dönüşüm yaşamasına
zemin hazırladı. Öncelikle Avrupalı tüccarlar,
kent sahili boyunca yerleşmeye başladılar. Bu
caddede hızla konsolosluklarını, ticaret
hanelerini inşa etmişler ve liman çevresinin
fiziksel yapısını değiştirmişlerdi. 1620’li
yıllardan itibaren Batılı tüccarların evleri,
dükkanları, ürün işleme ve depolama binaları,
şehrin deniz kıyısında yer alır oldu. Bu dönemde
kıyıda yerleşmek bir prestij olmayıp, ticaretle
ilgili bir tercihti. Çünkü o yıllarda henüz
organize olmuş bir ticaretten ve gelişkin bir
alt yapıdan söz etmemiz mümkün değildir. Her ev,
aynı zamanda işyeri fonksiyonu da
görebilmekteydi. Çünkü küçük iç liman büyüyen
ticari kapasiteyi kaldırmaktan uzaktı. Bu
nedenle rıhtım olmayan fakat gemi yanaşmasına
müsait kıyı boyunca inşa edilen ev ve depolar,
ticari amaçla da kullanılmak zorundaydı. Ayrıca
kıyıda ev yapmanın güvenlik açısından da
yararları vardı. Frenkler, bu dönemde evlerini,
zor durumda kalmaları halinde, sandallara binip,
açıkta bekleyen gemilerine kaçıp
sığınabilecekleri tarzda inşa ediyorlardı.
İç limanın sınırlarını oluşturan bugünkü
Kemeraltı yayının üzerinde XVII. yüzyıl boyunca
yapılan camiler, kentin bu dönemdeki hızlı
büyümesinin işaretleri gibidir. Bunlardan başka
yine kentin değişik mekanlarında yapılan camiler
bulunduğunu da belirtmek mümkündür. Anlaşılacağı
üzere, camiler de kentin fiziksel dokusunu
değiştiren kamusal kullanım binaları olarak,
İzmir’deki yerlerini almışlardı.
Kentin fiziksel mekanını farklılaştıran bir
diğer alan ise, XVII. yüzyıl içinde gelişen
hanlar bölgesidir. Yüzyılın başından itibaren
ticaretin canlanmasına bağlı olarak hanların bir
biri ardından yükseldiği izlenmektedir. İzmir’de
ülkeler arası çalışan tüccarlara hizmet veren
hanların sayısı XVII. yüzyılın başında 25 iken,
1670’te bu sayı 82’ye ulaşmıştı. Buna ek olarak,
tuz işleme atölyeleri, kahvehaneler, meyhaneler,
sabun üretim atölyeleri, yağhaneler vb.
işletmeler liman bölgesinin değişiminin
tanıkları olarak ortaya çıkmışlardı.
XVII. yüzyıla ait gravürler, kentin yerleşim
alanının genişlediği ve fiziksel yapısının
değiştiğini göstermektedir. Gravürlere ve yazılı
belgelere göre, Kadifekale eteklerinde başlayan
yerleşim, sahil şeridini izleyerek kuzeyde Punta
(Alsancak Burnu) olarak adlandırılan çıkıntıya
kadar uzanıyordu. Güneyde ise, bu günkü Varyant
başlangıcını oluşturan Yahudi mezarlığına
(Maşatlık) değin ulaşıyordu. Limanın doğusunda
Kadifekale eteklerinde Türkler yaşıyordu.
İkiçeşmelik ve Keçecileriçi gibi Türk
bölgelerinin arasına, Havra sokağı gibi Musevi
yerleşimleri girmişti. Kıyıdaki Frenk
mahallesinin hemen gerisinde Rumların, bunlarla
Türk bölgelerinin arasında da Ermenilerin
mahalleleri sıralanmaktaydı.
Kıyıya yakın bölgelerde iş alanları
yoğunlaşırken, yerleşim alanları da bu bölgenin
arkasında içeriye doğru genişlemişti. Mahalleler
arasında ve içinde bulunan sokakların çok geniş
olduğunu söylemek zordur. Sokakların en geniş
yeri 3-4 metreyi bulmakta, yüklü bir deve ancak
geçebilmekteydi. Bu sokaklar dar olduğu kadar
karışıktır da! Tüm bunlar, kentte planlı bir
yerleşmenin olmadığını bize göstermektedir.
Ancak XVII. yüzyılın ikinci yarısından sonra,
kentin imar çalışmalarına hız verilmiş, sokaklar
bu dönemde genişletilmiş ve kaldırım döşenmeye
başlanmıştır.
Ticarî faaliyetler ve buna bağlı olarak sağlanan
ekonomik refah, 1650’li yıllardan sonra, kente
ticari altyapı sağlamaya yönelik bir inşaat
patlamasına neden olmuştur. Kentin önemini
kavrayan Osmanlı yöneticileri, öncelikle alış
verişin ve malî sözleşmelerin gerçekleştiği, bir
çarşı (bedesten) ve gümrük binası inşa
ettirdiler. Gümrük binası, ihraç ve ithal edilen
malların denetimini sağladığı gibi, gümrük
gelirlerinin artmasına da yol açmıştır.
Ayrıca kentin su ihtiyacını gidermek için, bir
su kemerinin yapılması ve su yollarının inşası
da planlanmıştı. Vezir Osman ağa veya vezir suyu
adıyla tanınan içme suyu bu dönemde, kentin
sebil ve çeşmelerinden akmaya başlamıştır. Vezir
suyunu kente taşıyan kemer, hala durmaktadır.
Kentte imar faaliyetlerinin görüldüğü bu
dönemde, kentin yaşam serüveninde hiç eksik
olmayan bir felaketle tekrar yüz yüze kalıyordu:
deprem! 1654 ve 1664 yıllarında yaşanan
depremler, kentte korkuya yol açıp, yabancıların
gemilere sığınmalarına neden olmuşsa da, çok
büyük yıkıma yol açmamıştır. Ancak 1688 yılında
İzmir, tarihinde gördüğü en şiddetli
depremlerden birisini yaşamıştı. Yaklaşık 15.000
ile 20.000 kişi hayatını yitirmiş ve depremin
ardından çıkan büyük yangın, neredeyse kentin
tamamını tahrip etmişti. Deprem ve yangın
sonrasında İzmir, hızla yeniden inşa edilmeye
başlanmış, bu inşaat faaliyetlerinin önemli bir
bölümünü Osmanlı yönetimi üstlenmiş, hatta
öncülük etmişti. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet
Paşa’nın bu süreçte inşa ettirdiği Büyük Vezir
Hanı, abidevi yapısıyla yapılacak diğer hanlara
model oluşturmuştu. Şehrin yeniden imar
çalışmalarına yerli halkla birlikte, Frenkler de
büyük destek olup, katkıda bulunmuş, böylece
hızlı bir gelişme sağlanmıştı.
Ticaret, kenti sadece fiziksel açıdan
değiştirmekle kalmamış, şehrin nüfus yapısını da
büyük oranda etkilemiştir. İzmir’in dünya
ticaretiyle bütünleşme yolunda böylesi
gelişimlerin yaşanması üzerine, ticarette aracı
rolü oynayan Osmanlı tebaası Rum, Yahudi ve
Ermeniler hızla İzmir’e yerleşmeye
başlamışlardı. Bu kişiler, hem Batı dillerini
konuşmaları, hem de Türkçe bilmeleri nedeniyle
yerli halkla ilişki kurabiliyorlardı. Bundan
dolayı, onlar ticaretin vazgeçilmez aracıları
haline gelmişlerdi. Bu durum İzmir’in dış
ticaretinde Türklerin rolünün sınırlı kalmasına
neden olmaktaydı. İzmir ticaretinde esas rolü
Avrupalı tüccarların oynaması, doğal olarak
Türklerin ticari etkinliklere katılmasını
zorlaştırmaktaydı. Bu dönüşüm sürecinde İzmir’de
nüfus açısından Türkler elbette
çoğunluktaydılar. Kentin iç pazarlarına,
geleneksel ticaretine egemendiler ve kent
halkının gereksinimlerini karşılamaktaydılar.
Ancak uluslararası ticarette etkin değillerdi.
Ticari canlılık ve uluslar arası ticaretin
kentin hakim ekonomik sektörü oluşu, İzmir’i
nüfus açısından kozmopolit bir hale getirmişti.
Kentte Türklerin yanı sıra Osmanlı uyruğu olan
gayri müslimler yaşarken, bu dönüşüm sonucunda
Avrupalı bir nüfus grubu da oluşmuştu. Nitekim
Frenk mahallesi, Osmanlı Devleti’nde Batı
kültürünün, kendini çevresinden ayırmasının
fiziki simgesiydi. Frenk mahallesinde yaşayan
Avrupalılar, yaşadıkları bölgede, hayatlarını
kendi ülkelerindekine benzetebilmek için,
ibadethaneler, kulüpler, lokantalar, kültür
merkezleri, hastaneler vb. yapıları inşa
ettirmişlerdi.
Batılı ve yerli unsurların bir arada
bulunduğu bir kent olarak İzmir, diğer Osmanlı
kentlerinden farklı bir nüfus yapısına sahip
olmuştu. Nüfus dışında Frenk mahallesindeki
Batılı yaşam tarzı, gelecek yıllarda İzmir
kültürünü etkileyen unsurlardan birisi
olacaktır.
Ancak İzmir halkının yaşadığı önemli sorunlar da
vardı. Liman kentlerinin karşı karşıya kaldığı
sıkıntılardan olan salgınlar İzmir nüfusunu
etkileyen bir faktördür. İzmir gibi liman
kentleri, gemilerin ya da kervanların son durağı
olduğu için, her zaman salgın hastalık
tehlikesiyle yüz yüzeydiler. İzmir kenti de
başta veba, çiçek ve kolera olmak üzere salgın
hastalıklardan büyük zararlar görmüştür.
Salgınlar genellikle yaz aylarında ortaya
çıkardı. Kentte salgın başlayınca, yabancılar
derhal kent dışına çıkıp kimseyle temas
etmediklerinden, salgın dönemini kolay
atlatırlardı. Hastalarından ayrılmayan
Müslümanlar ile Museviler, büyük kayıplara
uğrardı. Nitekim 1676 veba salgınında 30.000
kişinin yaşamını yitirdiği kaynaklarda yer
almaktadır.
İzmir tarihi boyunca, savaşlar, depremler,
yangınlar ve salgın hastalıklar gibi, sorunlarla
sürekli tahrip olup, yıkılmışsa da, her
felaketin ardından yeniden canlanıp, yaşantısına
daha güçlü ve zengin bir biçimde devam etmeyi
başarmıştır.
XVIII. Yüzyıldan XIX. Yüzyıla İzmir
İzmir'in XVII. yüzyıl boyunca devam eden büyüme
süreci, XVIII. yüzyılda da artarak devam
etmiştir. Üstelik 1740'lardan sonra ikinci
büyüme evresi diyebileceğimiz daha canlı bir
dönemi de yaşamıştır. İkinci büyüme evresi,
İzmir'i bir uluslar arası liman kenti
statüsünden, dünya kenti statüsüne taşımıştır.
Bu dönemde İzmir, Osmanlı İmparatorluğu'nun
dünya ekonomisi ile eklemlendiği yer haline
gelmiştir. 1650-1750 yılları arasında İzmir,
kıtalararası ticarette aracı durumdadır. Burada
ticarete konu olan mallar, Ankara tiftiği, İç
Anadolu derileri, İran İpeği, Uzak Doğu malları
olup, İzmir ve Batı Anadolu'ya özgü olmayan
ürünlerdir. Tebriz-Tokat-İzmir üzerinden akan
kervanların taşıdığı malların ihraç edildiği bir
limandır.
1770-1870 yıllarını kapsayan yaklaşık yüz yıllık
dönemde İzmir, ticaretteki aracı işlevinden
sıyrılmıştır. İç bölgesinin değerli tarım
ürünlerini, dünya pazarlarına aktaran bir çıkış
noktası ve limanı konumunu kazanmıştır. Başta
pamuk olmak üzere, afyon, kuru üzüm, kuru incir,
palamut, doğal kök boya, zeytinyağı, sabun vb.
yerel ürünlerin ihracı önem kazanmaya başlamış,
bu nedenle İzmir'in arka bölgesinde de bir
canlanma ve ekonomik refah izlenmeye
başlamıştır. Bu yüz yıllık dönemde, İzmir
limanından yapılan ihracatta on kata ulaşan bir
artış vardır ve bu evrede, İzmir'in bir liman
kenti olarak büyümesini hazırlayan unsurların,
üç ana neden üzerine oturduğu görülmektedir:
Batı Avrupa'da sanayi devrimi nedeniyle tarımsal
ürünlere ve hammaddeye aşırı ihtiyaç duyulması.
İngiltere'nin Hindistan'a kesin yerleşmesinden
ötürü Asya ile iletişim kanallarının açık
tutulması için Anadolu'dan yararlanma arzusu ve
bunun amaçla Batı Anadolu'yu kullanması.
Amerikan Bağımsızlık Savaşı nedeniyle
İngilizlerin tekstil sanayisi için acil ihtiyaç
duydukları pamuğu temin edemeyişi ve Osmanlı
İmparatorluğu topraklarında, özellikle Batı
Anadolu'da pamuk tarımını canlandırmaları.
Bu nedenlere bağlı gelişmeler, Osmanlı
Devleti'nde XVIII. yüzyılın sonlarında pamuk
tarımının patlama sebebi olarak kabul
edilmektedir. Verimli Ege topraklarında dış
talebini karşılamak için pamuk üretilmeye
başlanmıştır. Avrupalılar tarafından getirilen
pamuk tohumları, Büyük Menderes, Küçük Menderes,
Gediz vadilerindeki verimli ovalarda ekilmeye
başlanmıştır. Artan üretime bağlı olarak
İzmir'de dünyanın büyük bir pamuk pazarı
oluşmuştur.
Pamuk üretim ve ticaretini, bu dönemde Ege
bölgesinin ayan denilen yerel yöneticileri
kontrol ediyorlardı. Ayanlar, İzmir'de daha önce
var olan hanlar bölgesinde yeni hanlar inşa
ettirmeye başlamışlardı. Bunlar, Mirkelam-oğlu
Hanı, Karaosman-oğlu Hanı, Büyük Demirhan, Küçük
demirhan gibi hanlar olup, bir kısmı binayı
yaptıran ayanların ismini almıştır. Ayanlar,
yaptırdıkları hanlarla kendi güçlerini
gösterirlerken, kendi geniş topraklarında
üretilen pamukları depoluyorlardı. Böylece
İzmir'deki hanlar, hem ticareti besliyor hem de
depolama hizmetini yerine getiriyorlardı.
Yerel ürünlerin ticaretinin önem kazanmaya
başlaması, ticari etkinlikleri elinde tutan
cemaatler arasında bir farklılaşmanın
yaşanmasına neden olmuştur. Ticarî etkinlikler
bu döneme kadar Ermeni ve Yahudilerin elinde
iken, yerel malların hem üretiminde, hem de
ticaretinde Batı Anadolu Rumları ön plana
çıkmaya başladı. XVIII. yüzyıl ortalarından
itibaren İzmir çevresinde gelişen yeni ticaret
ağını, yerli Rum tüccarlardan oluşan bir aracı
grup denetlemeye başlamıştı. Zamanla yerli
aracılar, Batı Anadolu'daki her türlü ticaret ve
iletişim konusunda vazgeçilmez hale geldiler.
XVIII. ve XIX .yüzyıllarda İzmir, bir "altın
çağ" yaşayarak, Doğu Akdeniz'in en önemli liman
kenti haline geldi. Aynı zamanda Osmanlı
Devleti'nin önde gelen ihraç limanları arasında
ilk sıralarda yer aldı.
Bölüm V
XIX. Yüzyıldan Cumhuriyet'in İzmir'ine
XIX. yüzyıla girilmesiyle, İzmir ve Batı
Anadolu'nun tarihsel serüveninde çok önemli
dönüşümler yaşanmaya başlanmıştır. İngiltere ile
Osmanlı Devleti arasında, 1838 yılında Balta
Limanı Ticaret Antlaşması olarak bilinen,
serbest ticaret anlaşması imzalanmıştır. 1838
anlaşması ile İngiltere'nin elde ettiği
ayrıcalıkları daha sonra Fransa, başta olmak
üzere, diğer Avrupa ülkeleri de elde etmişti.
1838 ticaret anlaşmasındaki gümrük indirimleri,
Osmanlı yönetiminin ticaret üzerindeki
denetiminin azalması ve konsolosluk
mahkemelerinin yargı alanının genişlemesi,
yabancı tüccarların İzmir'e akın etmesine neden
oldu.
1856 yılında yabancılara mülk edinme hakkının
verilmesi ise, önemli miktarda yabancı nüfusun
İzmir'e akmasına neden oldu. 1847-1880 yılları
arasında İzmir'deki yabancı nüfusun önemli bir
artış gösterdiğine tanık olmaktayız. 1847'de
15.000 kişi olan yabancı nüfus, 1880'de 50.000
kişiye ulaşmıştı.
İzmir ve Batı Anadolu'da ticari kapasitenin
büyümesiyle, finansal örgütlenmeler de ortaya
çıkmaya başlamıştır. Nitekim bir grup tüccar
tarafından 1843 yılında Commercial Bank Of İzmir
kurulmuştur. Bunu 1860 yılında Credit
Lyonnais'in İzmir şubesini açması izler ve
ardından da 1863'de Osmanlı Bankası İzmir'de
şube açar.
Yabancılar İzmir'e gelirken beraberlerinde
sermaye, iletişim ve nakil araçları, yatırım
planları hatta Afrika'dan köle bile getirerek,
bölgeyi kolonileştirmeye çalıştılar. Ancak
yabancılar bu arzularına rağmen, İzmir'den pek
içeriye giremediler. İç bölgeyle olan
ilişkilerini yerel aracılarla sürdürmek zorunda
kaldılar.
Kentin nüfus yapısında da, önemli değişimler
ortaya çıktı. Bu arada şehrin zenginliğinin çok
büyük bir kısmını yabancılar denetlerken,
gelişen ticaret ortamında yabancılarla kolay
ilişki kuran Osmanlı tebaası Rum ve Ermeni
nüfus, kapitülasyon haklarından yararlanarak,
çok önemli avantajlar elde ettiler.
Kapitülasyonların ve Avrupalı güçlerin
yardımlarıyla İzmir'de aynı işi yapan Türklerin
karşısında ayrıcalıklı bir konuma kavuştular.
Ticaretteki gelişmelere paralel olarak, 1850'li
yılları takiben İzmir'e büyük bir sermaye akımı
olmuştu. Ticari güvence kazanan kapital sahibi
kişiler, ticari faaliyetlerini İzmir'den
yürütmeye başlayarak, dış dünya ile
haberleşmenin kolay sağlandığı, deniz nakliye
şirketlerinin bulunduğu bir bölge olan Pasaport
civarına yerleşir olmuşlardı. 1850 yılında
İzmir'de 20 değişik ülkenin tüccarları büyük
ticaret evleri kurmuşlar ve bu ülkelerin 17
tanesi şehirde konsolosluk açmışlardı. İzmir,
Batılı devletlerle olan ticari hacmine paralel
olarak büyük bir gelişim ve dönüşüm içine
girmiştir. 1850'li yıllardan itibaren hız
kazanan bu değişim, I. Dünya Savaşı'nın
başladığı 1914 yılına kadar aralıksız devam
etmiştir.
İzmir'e Yapılan Yatırımlar
İzmir'de gelişim ve dönüşüm, hiç kuşkusuz
demiryollarının yapımı ile farklı bir sürece
girmiştir. Demiryolunu izleyen liman ve rıhtımın
inşaatlarıyla da, hız kazanmıştır. İzmir-Aydın
ve İzmir-Kasaba (Turgutlu) arasında açılan
demiryolu bağlantıları, Türkiye'nin ilk
demiryolu hatlarıydı. Bu demiryolu hatları,
İngiliz ve Fransızlar tarafından, Batı
Anadolu'nun tarım ürünlerini hızlı bir şekilde
nakletmek, son derece zengin olan iç bölgeyi
limana bağlamak için kurulmuşlardır. İzmir'deki
bütün tüccarlar, Batı Anadolu'nun İzmir'e
demiryoluyla bağlanması durumunda ticaretin ve
dolayısıyla kârlarının çok artacağının
bilincindeydiler.
1860'lı yıllara kadar İzmir'de var olan liman ve
rıhtım genişleyen ticareti kaldıracak kapasiteye
sahip değildi. Bu durum, gemilerin yükleme ve
boşaltma işlemlerinde güçlük yarattığı gibi,
kaçakçılığa da büyük çapta olanak sağladığından,
gümrük gelirlerinde önemli kayıplara yol
açmaktaydı. 1860'lı yıllarla birlikte demiryolu
hatlarının işletmeye açılmasıyla, iç bölgeden
gelen malların akışının hızlanması ve artması
nedeniyle, büyük tonajlı gemilerin rahatça
yanaşıp, yükleme boşaltma yapabilecekleri bir
rıhtıma ihtiyaç duyulmuştur. 1867'de J.
Charnaud, A. Baker ve G. Guerracino adlı İngiliz
tüccarların kurdukları şirkete Rıhtım inşaatının
yapım imtiyazı verilmiştir. Şirket 1869'da
inşaata başladı ancak, imtiyaz kısa bir süre
sonra bir Fransız firmasına devredildi. Rıhtım,
gümrük önündeki 75 metrelik bir alan dışında,
1876 yılında tamamlanarak hizmete açıldı.
Rıhtımın yükleme ve boşaltmadaki kolaylıkları
görülünce 75 metrelik bölüm de doldurularak,
1880 yılında rıhtımın tamamı hizmete açıldı.
Bundan sonra rıhtıma tramvay hattı döşenirken,
denizden ve arka taraftaki bataklıklardan
kazanılan değerli araziler satılarak, kentin
yerleşiminde zengin ve batılı semtlerin
oluşacağı alanlar da kazanılmıştı.
Birinci Kordon'a döşenen tramvay hatları ile
gündüzleri yolcular taşınıyordu. Geceleri ise,
tramvay hattında çalışan tren katarları,
Alsancak Garı'na gelen malları Birinci
Kordon'dan geçirerek İzmir Limanına aktarıyordu.
İngilizler, Alsancak'ta Gar'ın yapımından sonra,
burada geniş araziler almaya başlamışlar,
lojmanlar, depolar, tamir ve bakım atölyeleri
ile pek çok müştemilat binası ile itfaiye
teşkilatını yerleştirmişlerdi. Öte yandan, St.
Jean kilisesi ve İngiliz hastanesini de bu
yöreye inşa etmişlerdi. Ayrıca demiryolunun
burada olması nedeniyle XIX. Yüzyılın sonlarında
başlayan sanayileşme de, bu bölgede yoğunlaşmaya
başlamıştı.
Özellikle Alsancak'tan Bornova'ya gidiş yolu
olan Darağacı Bölgesi [Bu gün Alsancak Stadının
ön Caddesi], Rum amelelerin yerleşim bölgesi
olmuş aynı zamanda, kentin sanayi mıntıkası
haline gelmişti. Bu bölgede tamamı yabancılara
ait buharlı değirmenler, sigara ve okul kağıdı
fabrikası, bıçkı atölyeleri, Havagazı Fabrikası
(1860), Buz Fabrikaları, Prina Fabrikası,
Pamukyağı ve Makarna Fabrikası kurulmuştu.
Ayrıca İngilizler dokuma sanayiinde ön
saflardadır. Şark Sanayii ile İzmir Pamuklu
Mensucat bunların en meşhurlarıdır. Öte yandan
deri fabrikaları önemli kuruluşlardandır. Yine
bu bölgede Eaux de Smyrna isimli su fabrikasını
da anmamız gerekir. Ayrıca 1886 yılında Reji
şirketinin tütün ve sigara fabrikası kurulmuş,
öte yandan bölgenin değerli ürünleri olan üzüm
ve incirin ihracında kullanılan tahta kutu
imalathaneleri de Punta'ya yerleşmeye
başlamıştı.
Tarım ürünlerinin ticaretinin artması, gelen
sermayeye paralel olarak sanayiinin gelişmeye
başlaması, ucuz iş gücüne ihtiyaç duyulmasına
yol açmıştır. Ancak İzmir ve Batı Anadolu'da
yeterli işçi bulunmamakta, bu ihtiyacın
karşılanması için; kıraç, verimsiz Ege
adalarında yaşayan Rumlar, Anadolu'ya
getirilmeye başlanmıştı. Getirilen Rum nüfusun
bir kısmı tarım alanlarında istihdam edilirken,
önemli bir kısmı da işçi olarak İzmir'deki
tesislerde çalıştırılıyorlardı. Rum işçilerin
İzmir'e gelmesiyle, kentin yerleşim mekanlarında
değişimler yaşanmaya başlanmıştı. Günümüzdeki
gecekondulaşmaya benzer biçimde Darağacı,
Halkapınar, Tepecik, Kızılçullu (Şirinyer) ve
Buca'da işçi mahallelerinin kurulduğuna tanık
oluyoruz. Bunlar her kurdukları mahalleye
kiliselerini yapıyorlar ve mahalle kilisenin
adıyla anılmaya başlanıyordu.
Rıhtım Şirketinin denizi doldurarak oluşturduğu
bölgede ve Kordon'da, yabancılar kendi yaşam
alışkanlıklarını sürdürecek mekanlar
yaratmışlardı. Özellikle yüksek gelir gruplarına
yönelik pek çok kulüp ve dernek binası bu
civardaydı.
Bunlar Avrupalılar Derneği (Club Europen),
Tüccarlar Derneği ve Kulübü, Avcılar Kulübü,
Sporting Club ve Concert America Tiyatro salonu
en görkemli yapılardı. Ayrıca, İzmir'in görkemli
yapılarından birisi de Kramer Palas Oteli ile
onun üst katındaki Club Hellenique idi. Artık
kentin insan kitlesinde büyük farklılaşmalar
oluşmuştu. Bu kitle, Kordon'da konutlar da
edinmeye başlamış, Pasaport yöresinden kuzeye
doğru, konut alanları yoğunlaşmıştı. Sakız'dan
gelen tüccarların oturdukları ev anlamına gelen
Sakız tipi mimari, yani iki katlı ve cumbalı
konut mimarisi de İzmir'de yaygınlaşıyordu.
Bunlardan başka Whitall, Giraud, Charnaud,
Forbes, La Fontaine, Patterson gibi zengin
tüccar aileler, Buca, Bornova ve çok az olmakla
birlikte Karşıyaka'da geniş araziler alıp,
görkemli malikaneler kurmuşlardı. İnşa
ettirdikleri binaların projelerini yurtdışında
çizdiriyorlar, malzemelerini [tuğla, kiremit
mermerlere varıncaya kadar] yurtdışından
getirtiyorlardı. Böylece İzmir'de çok farklı,
elit bir tabaka ve yaşam biçimi ortaya
çıkıyordu. İzmir'in banliyölerinde yaşamaya
başlayan bu aileler, sadece İzmir'e gidiş
gelişlerini temin etmek için, ek demiryolu
hatları dahi açtırıyorlardı.
İzmir'de Kentleşme Çalışmaları ve Belediye
Hizmetleri:
İzmir, XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde gerçek
anlamda "modern kent" olgusunun oluşmaya
başladığı ender kentlerden birisidir. İzmir'de
modern anlamda kentleşme süreci ve kamusal
mekanların yaratılması, XIX. yüzyılda Osmanlı
Devleti'nin modern bir monarşi olma yoluna
girmesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır.
Günümüzde Konak meydanı olarak bildiğimiz
meydana adını veren yapı, Katipoğlu ailesinin
konağıdır. Bu konağın dış avlusunu çevreleyen
duvarların daha doğrusu cümle kapısının önündeki
küçük boş alan, İzmir'in ilk Konak meydanıdır.
1829'da konak idari bir bina olarak kullanılmaya
başlanmış, böylece meydanda devleti simgeleyen
resmi bir bina vücuda getirilmiştir. Bu binanın
daha sonra yabancılara karşı devleti temsi |